Kenan's profileKenan'ın TükkanıPhotosBlogListsMore Tools Help
img147/9792/hogeldiniz1fm3.jpg
"Yeşerir sevgi güneşi, kuşatsın ruhu bedeni; bir gül için bin dikeni sevenlere selam olsun."

Kenan'ın Tükkanı

Free Counters
No content has been added yet.

Haber 7

Loading...Loading...

Samanyolu Haber

Loading...Loading...

BBCTURKISH.com

Loading...Loading...

Adliye Koridorları

Loading...Loading...

Fotomaç

Loading...Loading...

Uydu.info

Loading...Loading...

Yeşerir sevgi gülşeni kuşatsın ruhu bedeni bir gül için bin dikeni sevenlere selam olsun!....

Google Images

Loading...

Yasin Suresi

Loading...

Küçük Kızdan Harikalar

Loading...

Ya Taiba

Loading...

Cürmüm İle Geldim

Loading...

Şehit Türküsü

Loading...

Dünya Birincisi

Loading...

Pacman Gadget

Loading...

tetris

Loading...

Ya Muhammed

Photo 1 of 9
This person's network is empty (or maybe they're keeping it private).
November 15

Inciler

Başta devlet,
Dilde himmet,
Elde fırsat var iken;
Tut elinden düşmüşlerin, Sana saadet yar iken.
Kimseye baki değildir,
Mülkü devlet Sim-ü zer.
Bir harab olmuş gönlü,
Tamir etmektir hüner.

Açıkbaş Muallim Ömer Efendi
September 02

İstanbul Sen Kokuyor Bebeğim

     
 
April 30

yıldız

April 24

Saat

 
April 14

BAŞÖRTÜSÜNE DOKUNMAYIN

BAŞÖRTÜSÜNE

DOKUNMAYIN

2230ym0hm2cnnk3bizimui5fgaertmtw4ql7bilseydim3ce1jfkm6bl9bartmwz1uz61fi0

Güzel Allah'ım Senden Ne Gelecekse Gelsin,
Senki Rahmetinle de Kahrınlada Güzelsin...

NECİP FAZIL KISAKÜREK..............

y1ppiafgjnusd9g3yhnsmzjec8
allah_birdir

March 17

http://www.benidekapatin.com/

Sayın Yetkili,,,

Kendi kanaatimce, kapatılmamın ülkem, devletim ve insanlık adına çok yerinde bir karar olacağını düşünüyorum.

http://www.benidekapatin.com/

Ebed bizimdir...

Tohum Saçan Adam

Necip Fazıl KISAKÜREK

Yarın elbet bizim, elbet bizimdir; Gün doğmuş, gün batmış ebed bizimdir.

Necip Fazıl Kısakürek

Yarın elbet bizim, elbet bizimdir; Gün doğmuş, gün batmış ebed bizimdir.

Benim manevi inkılap çerağımdı…

Rahmetli Üstad Necip Fazıl Bey ile tanışmadan önceki hayatımın hal-i pür melalini anlatarak satırları ve SÜTUN’umu doldurmak istemiyorum. Pusulasız bir gemi gibi nereye, niçin, ne zaman, nasıl gideceğini bilmeyen benim gibi 1940 doğumlu nesilden bir parça idim. Çok mazbut, inançlı, maneviyatçı bir ailenin, aynı özellikleri taşıyan ve yaşayan bir ferdi idim. Buna rağmen “yaşanmaya değer bir hayat”ın çelişkisiz (tezatsız) normlarından uzaktım. Daha doğru, net ve kesin bir ifade ile “dava şuuru”ndan mahrum, yaşıyordum. Çok başarılı bir talebelik hayatından sonra, “Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü”ne asistan olarak girmiş, ümitle, şevkle, gayretle “ilmi alan”da çalışıyordum.

Dünyam sadece iki boyutlu idi: Sağcılar ve solcular… Bu tasnifte “sağcılar” arasında olduğumun şuuru ve bir o kadar da rahatı içinde idim. Sağcıların da, solcuların da kendi içlerinde tam bir “aşure çorbası” olduklarını bilmiyordum.

O yılların (1963-64-65′lerin) en ciddi milli meselesi “KIBRIS” idi. (Kanaatimce Kıbrıs aynı ciddiyetini koruyan milli bir meselemiz olmakta devam ediyor.) “Kıbrıs’ın Dünü, Bugünü ve Yarını” isimli bir konferans vermek için Gaziantep’e çağrılmıştım. Haftalarca çalıştım, okudum, araştırdım. Muhtevalı bir konferans hazırladım. Gaziantep Ticaret ve Sanayi Odası binasının üst katındaki geniş bir salonda, seçkin bir kitleye son derece ilmi bir konuşma sundum. Bizi davet eden aziz hemşehrim Halit Ziya Biçer Bey, Ankara’ya hemen dönmez, bir gün daha beklersem, ertesi gün akşam Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in konferansında da bulunma fırsatını elde edeceğimi söyledi. “Necip Fazıl Kısakürek” ismi çocukluğumda (rahmetli) babacağımın dilinde dolaşan ve bu güzellikte hafızama nakşolmuş bir isimdi. Ama kesinlikle tanımadığım gibi, o zamanlarda sinsice iftira ve yalan kusan “müfteri medya”nın, Necip Fazıl’ı ikiyüzlü, iki karakterli (evinde Amerikan bar olan; ama İslam’ı istismar eden bir kişi gibi) tanıtmış olmaları sebebiyle bu isme ürkek, çekingen ve soğuk bakıyordum.

Ertesi akşam, şehrin en büyük sinemasında ön sırada yerimi aldım. İki bin kişilik muhteşem bir kalabalık salonda idi. Program başlamasına yakın bir ara Halit Ziya Biçer Bey geldi yanıma… “Yazgan Bey, Necip Fazıl Üstad’la tanışmak istersen gel… Makine dairesinin yanındaki odada..” dedi. İstek ve şüphe arası karmaşık bir duygu ile kalktım. Beraberce Üstad’ın olduğu odaya girdik. Halit Ziya Bey:

- Efendim, size Mustafa Yazgan Bey’i tanıştırmak için getirdim. Kendisi TODAİE’de asistandır. Hemşehrimizdir diye takdim etti. Üstad (rahmetli) dudağında anlatılmaz güzellikte bir tebessüm, nezaket ve zarafetle:

- Çok memnun oldum. Buyurun Mustafa Bey. Şöyle yanıma lütfen. Nasılsınız?. diye başlattığı diyaloğu, çarpıcı sorularla devam ettirdi. O an, “müfteri medya”nın bütün itham ve iddialarının çöktüğünü, bu zarafet ve incelik içinde birinin kesinlikle mükemmel bir insan olduğunu hissettim.

Ruhlarımız kucaklaştı. Manen elini öptüm.

Konferans saati gelmişti. “Vakit tamam Üstadım!” dediler. Kalktık. Bana döndü:

- Mustafa Bey! Beni siz takdim edeceksiniz! dedi.

Bir an şaşırdım. Hissettirmeden toparlandım.

- Emredersiniz efendim! Benim için şeref ve saadettir! dedim. Beraberce salona indik. Tezahürattan sinema salonu yıkılacak sandım. Perde arkasına geçtik. Işıklar yandı. Perde açıldı. Üstad yine: “Buyurun Mustafa Bey!.” dedi. Mikrofona yürüdüm. Onu kavradım. Tam 32 senedir her mikrofonu kavrayışımda, benim manevi inkılabımın çerağı olan o aziz insanı hatırlarım. Fezalar dolusu rahmet diliyorum.

Mustafa Yazgan

26 Mayıs 1997 -Zaman

March 15

HATRINA DÜŞECEĞİM

HATRINA DÜŞECEĞİM

 

Kopkoyu bir sis içinde bir akşam
Hatırına düşeceğim belki
Bir an ıslayacak yağmur yüzünü
Birden o tatlı demleri hatırlayacaksın
Sonra sıcak yatağında uzun uzun
Ağlayacaksın Ağlayacak.!

 

Boğazında bir şeyler düğümlenecek
Ah yanımda olsaydı diyeceksin
Tüm yıldızlar gülecek haline Ay'da göz kırpacak
İliklerine işleyecek bensizlik
Kahrolacaksın...!

 

Bir sigara tüttüreceksin ihtimal
Ufku seyredeceksin saatlerce
Bir rüzgar kopçalayacak yüzünü
Sonra hayalim gelecek karşına
Bir Şiirimi mırıldanacaksın
Hıçkıracaksın..!

 

Gönlünden atamadığın gibi kafandan da
Silemeyeceksin beni düşlerine gireceğim her gece
İnce bir hüzün bürüyecek yüzünü
Ve çırılçıplak gerçekleri o zaman
Anlayacaksın..!

 

Sonra bir şeyler yazmak isteyeceksin
Kafan gibi kaleminde işlemeyecek
Unutmak isteyeceksin her şeyi
Ama unutamayacaksın hiç bir şeyi
Kıvranacaksın.!

 

Necip Fazıl KISAKÜREK

UTANSIN (!!!)

UTANSIN  (!!!)

Tohum saç, bitmezse toprak utansın!
Hedefe varmayan mızrak utansın!

Hey gidi küheylan, koşmana bak sen!
Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!

Eski çınar şimdi noel ağacı;
Dallarda iğreti yaprak utansın!

Ustada kalırsa bu öksüz yapı,
Onu sürdürmeyen çırak utansın!

Ölümden ilerde varış dediğin,
Geride ne varsa bırak utansın!

Ey binbir tanede solmayan tek renk;
Bayraklaşamıyorsan bayrak utansın!


Necip Fazıl KISAKÜREK

VAHİDÜDDİN MÜDAFAASI'NDAN / 1981

VAHİDÜDDİN MÜDAFAASI'NDAN / 1981

 

Muhterem mahkemede derdest-i rü'yet bulunan yukarıda dosya numarasını zikrettiğim işbu davada, suçun mevzuunu teşkil eden ve müvekkilim Necip Fazıl Kısakürek tarafından kaleme alınan Vahidüddin Kitabı hakkında Atatürkçülük müesselerinden Atatürk'e bağlı bilirkişilerin müştereken "Hakaret yoktur!" hükmünü verdiği bu mevzuda kendimizi daha fazla savunmaya ihtiyaç görmüyor ve adil kararınızı saygı ile bilvekale arz ve istirham ediyoruz.


 

Sanık Necip Fazıl Kısakürek

             Vekili

TÜRKLÜĞE HAKARET DAVASI'NDAN / 1947

TÜRKLÜĞE HAKARET DAVASI'NDAN / 1947

 

"Yüksek muhakemenize karşı kuru usul ve basit (prosedür) yoluyla söylenecek son söz, bu âna kadar riyazî bir ispata kavuşturmuş bulunduğumuz emniyetiyle, şudur:

 

İzahını biraz evvel yaptığımız gibi, en uzak olduğumuz hedef padişahçılık, kâmil zıddiyle aksini yaptığımız iş de Türk milletini tahkirdir. Teşhir ve tahkir bakımından fertlerle, fertlerin şahıs cepheleriyle de hiçbir alışverişimiz yoktur.

 

Fakat işi, "hâkimin takdiri" denilen fevkalâde geniş ve şamil hakkaniyet duygusuna tevdi edince, kaydetmek zorunu duyduğumuz birkaç nokta kalıyor:

 

(Büyük Doğu), gerçek, saf ve aslî mânasiyle Müslüman; başımıza ne gelmişse İslâmiyet’i anlıyamamak, onu en yeni ve en ileri zaman ve mekânlara tatbik edememek yüzünden geldiği hükmüne bağlı; üç asırlık gerileme ve bir asırlık garplılaşma tarihimizin baştanbaşa cehil, taassup, anlayışsızlık, derken sahtelik, taklid, şahsiyetsizlik panayırlariyle doldurulduğuna kâni; hele Meşrutiyetten beri gelen inkılâplardan hiçbirinin eski hastalığa deva getirmediğine, eski yarayı büsbütün azdırdığına emin; millî kurtuluş hareketinin ise Türkü mekân ve madde pilânında kurtardıktan sonra zaman ve ruh plânında tam akamete düşürmüş bir seyir takib ettiğini muterif; bütün çareyi öz kökümüzle Garbın müsbet bilgiler lâboratuvarı arasında kurulacak asliyet ve şahsiyet temellerine dayalı bir köprüde bulan; ve yalnız bir dâvanın tecridini, teşhisini, tahlilini, terkibini, müdafaasını, taarruzunu, ilmini, polemiğini, mürakabesini, mücahedesini yapan, millî, millî üstü millî bir mefkûrenin ismidir. İşte bütün kabahat ve günahımız, yahut biricik fazilet ve sevabımız bundan ibarettir. Bizden yalnız bunun için nefret ederler; ve yalnız bunun içindir ki, gözlerine birtakım vesile mikroskopları takıp, hangi kabahatli uzvumuzu kesmekle kalbimizin durabileceğini ararlar. Çünkü onlarca baş suçlu kalbimizdir; kanun ise bu uzva hiçbir suç biçmemektedir. Topu topu iki yılı dolduran intişar hayatımızda üç kere kapatıldık. Yedi kere mahkemeye verildik. Politikanın doğrudan doğruya hüküm giydirdiği her defa yandık; kanunun mizan teşkil ettiği her defa da beraat ettik.

 

Muhterem Adalet Mümessilleri!..

 

Eğer kanun bir tansiyon âleti gibi, yalnız gördüğünü kaydeden, hatır ve gönül dinlemeyen, bir çöpçü ile bir hükûmet reisini bir tutan ulvî terazi ise, bu terazinin üzerinde sıfır noktasını geçecek hiçbir sıkletimiz yoktur. Yok, eğer kanun, ille bu terazinin ibresi bir sıklet kaydetsin diye sırtımıza zorla giydirilmek istenen kurşun yüklü gömleklere müsamaha edici bir politika telkiniyetine müstait bir nesneyse, sıkletimiz bir sene değil, tam altı sene ağır hapis istihkakını göstermektedir. Kanunun ne demek olduğunu ise mahkemeniz gösterecektir.

 

Alman devlet reisinin tehdidine "Berlin'de hâkimler vardır!" diye karşılık veren köylünün meşhur cevabını elbette biliyorsunuz. Eğer bu mahzun memlekette ve bu hazin şartlar içinde, hak ve hakikat adına çırpı nan, yırtınan, kıvranan birkaç mücadeleci kalem varsa, onların da tek tesellisi, kanunî mevzuların sıhhat ve adaletle tartılacağı bakımından "Türkiye'de hâkimler vardır!" kanaatıdır. Yoksa bütün teşkilatiyle üzerimize yürüyen zînüfuz ve zîşevket politika saikine karşı, hâmi ve müdafî, sığınak ve kucak diye kimi ve neyi bulacaktık? O zaman belki her fikir adamına, ya kasidecilikten, yahut tanzifat ameleliğinden başka bir iş düşmeyecekti. Yalnız sizin mevcudiyetinizdir ki, muhterem hâkimler, bize, üçbuçuk fikir ve dâva adamına, hak ve hakikatı belirtmek cesaretini vermekte ve arkamızı dayıyacak aziz bir siper teşkil etmektedir.

 

Muhterem hâkimler!

 

Ben bu ağzımla katiyyen beraetimi istiyemem! Bir masumun bir mahkemeden isteyebileceği ve benim istediğim tek nimet bu olsa da, ben bu vaziyette "beraetimi istiyorum!" demekten hayâ ederim! Ben sizden, Türkiye'de hâkimler bulunduğunu göstermenizi istiyorum!

 

Bir Türk fikir adamı, sizden, Türk kanunlarının bütün hakikatiyle tecellisini istiyor. Bir fikir adamı ki, (Hristantos veledi Prodromos) ismini taşımadığı için Türklüğe hakareti muhaldir... Bir fikir adamı ki, Sarayı Hümayuna mensup kilercibaşı bilmem ne paşanın oğlu da değildir ve hasbîlikten başka hiçbir vasfı yoktur... Bir fikir adamı ki, yalnız "Allah ve ahlâk" dediği için hapishaneye atılmıştır. Bir fikir adamı ki, ancak iki taksi otomobilini doldurabilen ve kendisine yüksek tahsil genci süsünü veren birkaç taharri memuruna karşılık, hakikatte bütün Türk gençliğiyle Türk halkının ketum ruhundaki sessiz alkışlar içindedir... Bir fikir adamı ki, İstanbul'u ziyarete gelen ve ne kendisini tanıyan, ne de kendisinin tanıdığı bir Prensesten para istediğini ima edecek kadar esfel ve ahmak; ve o Prensesi kapı kapı dolaştırıp "bu menfur yalana imkân olduğunu bilseydik İstanbul'a gelmezdik!" dedirtecek kadar denî ve şaşkın bir propagandayla çevrilmek istenmiştir... Böyle bir fikir adamı, Türk kanunlarındaki hakkını beklemekte; yalnız şu kadar söyleyebilmektedir:

 

- Gerilerde, derinlerde, enginlerde tek bir ümit kıvılcımına yer kalabilmesi için, Türkiye'de hakimler bulunduğunu gösteriniz!"


Necip Fazıl KISAKÜREK

SÜMERBANK SAVUNMASI'NDAN / 1946

SÜMERBANK SAVUNMASI'NDAN / 1946

 

"Latinlerin (Ekuitas), Fransızların (Ekite), Türklerin de Hakkâniyet dediği ulvî ölçüden, şimdi bize tayini gereken cezayı isteyeceğiz. Bu zamana kadar üzerinde gezindiğimiz girift ve muğdil mânalar, Hakimin işte bu hakkaniyet ölçüsüne göre üstünde oturduğu büyük ve şâmil selahiyet, her sahayı toplayıcı geniş takdir ve idrâk makamının icabına göre ayarlanmıştır. Medeni kanunun 4'üncü maddesi, hakime "hakkaniyetle hükmedeceksin" onu birbirine mücavir sebepler ve manalarla ihtilata sevketmiş, bütün bunlardan süzülecek müstakil bir vicdan temsil etmiye memur kılmış, böylece hakime bütün sadet ve mevzuları içine alan büyük ve ana mevzu, münhasır ve mücerret idrak ve takdir sadedi hakkını vermiştir.

 

Şimdi biz bu haktan ne istemeliyiz?... Eğer kanunlara göre, ceza hakiminin rolü, sadece suçun olup olmadığını tesbitten ibaret olmasaydı da, emme - basma tulumbalar gibi, hakim, hem suçun mevcut olup olmadığına, hem de suçsuzun hangi mükafata ehil olduğunu hükmetmek mevkiinde bulunsaydı, isteyeceğimiz beraatimiz değil, Sümerbank'ın "berayı ıslah" elimize tevdii olurdu.

 

Pek Muhterem Hakim;

 

Dünya fikir ve hukuk aleminin en büyük müdafaalarından biri, büyük mütefekkir Sokrat'ın (Apoloji) sinden şu birkaç satırı okumama izin istiyorum:

 

"Ben ne gibi bir cezaya mı müstahakım? Ömrüm boyunca dilimi tutmadığım için?.. Paraya, mala, hatipliğe ve memlekette durmadan ortaya çıkan türlü türlü rütbelere, entrikalara ve fırkalara bağlanmadığım için?.. Bu gibi faaliyetler altında yaşamayı kendime yakıştırmadığım, kendimi böyle bir hayat sürmeyecek kadar şerefli saydığım için... Kendimi böyle şeylere verecek olursam ne kendime, ne de size bir faydam olur diye onların hepsinden uzak kaldığım için?.. Bütün bunlar için ben ne gibi bir cezaya mı müstahakım?.."

 

Ve yine Sokrat cezasını tayin eder:

 

-         "Bana (Pityon) da, Millet Sarayında ziyafet çekiniz!"

 

-         Muhterem Hakim son cümlemi arz ediyorum:

 

-         Ben, Türk vatandaşı ve muharriri Necip Fazıl, en fevkalade mikyasta doldurduğunuzu sezdiğim Türk kaza mevkiinin bir mümessilinden beraatimi istemeye utanırım. Hakkın bu kadar gür seslisini ve açığını istemek sanki hakimden şüphe etmek gibi bir his verir bana...

 

         Takdirinizi bekliyorum... "


Necip Fazıl KISAKÜREK

MALATYA MÜDAFAASI'NDAN / 1952

       MALATYA MÜDAFAASI'NDAN / 1952

 

Yüksek bir mahkeme huzurunda, fikir ve delilin boş bıraktığı yeri küfür ve hakaret kelimeleriyle doldurmaya çalışan, böylece yüksek mahkemenin de iffet ve haysiyetini hiçe sayan amme müdafiine teklif ediyorum:

 

Bütün hayatı çile, gözyaşı, ıstırap ve yoksulluk içinde geçen ve her türlü komplo, iftira, tahkir, tehdit, tazyik vasıtası altında bile kanuni davasından zerre feda etmeyen bu adamın suratına iyi baksın!... Eğer günlük politikaya küçük bir intisap gösterseydi şimdi savcıyı (diktafon) aleti olarak kullanmak mevkiinde bulunması lazım gelen bu adamın suratına iyi baksın!... 8 aydır korkunç zindan köşelerinde kül olup söneceği anı bekleyen ve "Yarabbi, canımı al, fakat beni düşman saflarına karşı rezil etme!" diye yalvaran bu adamın suratına iyi baksın!... Bakalım, nefret ve ıstıraptan göz göz olmuş bu suratta bir hokkabaz ve simsar çehresi görecek midir? Hokkabazlar, simsarlar, gerçek taassup ve cehalet hamileri ve müdafileri, fazla tarif gayretine girişmesinler! Arife tarif ne hacet... Namelerine ve yüzlerine tek bir göz atmak yeter!... "

 

Yazılarımdan, evet, bir çoğu tahrif edilerek üstü ve altı gizlenerek, bir kısmı bana ait olmadığı halde benim gibi gösterilerek verilen parçalar, netice itibariyle Malatya hadisesine taalluk bakımından, yukarıdaki marazi mantıktan daha ciddi bir şey ifade etmez. Üstelik takip edilmiş ve hükme bağlanmış neşriyat olarak, tekrar ele alınması ve kendisiyle alakasız bir planda yeniden canlandırılmak istenmesi noktasından, hukuki gafların ve muhal isteklerinin en garibini belirtir. Yok, eğer, dirayetli savcımızın muradı, bu yazılarla, benim sadece şiddetli Müslüman, milliyetçi, şahsiyetçi ve maymun vari taklit hareketlerine zıd bir tip olduğumu ispat etmekse, zahmetlerine yazık...Onu bana sorsunlar, itiraf edeyim, ve kanun dairesinde yalnız bu ölçülerin müdafaasından başka, şimdiye kadar gaye gütmediğimi bildireyim. Fakat lütfen kendileri de şunu itiraf etsinler:

 

-Zaten biz seni, Ahmet Emin’i öldürmek veya öldürtmekten değil, maalesef kanun dairesinde müdafaa ettiğin dünya görüşünden ona bağlı olarak çattığın hedeflerden dolayı takip ediyoruz! Malatya hadisesi, tarafımızdan tertiplenseydi ancak bu derecede verimli olması kabil, enfes bir bahanedir! Sen, Leydimakbet'in dediği gibi, er halinle, tipinle, üslubunla, boşlukta mekan işgal etme hassanla, hatta mide ve teneffüs cihazınla, uykularımızı kaçırdığın için mahkumsun!....

 

Ve işte bu yüzden elimize geçen bahaneyi, kalp akçe de olsa, kanuna, hakimlere ve adalete kadar sürmeğe, sağlam bir çek gibi göstermeğe kabulü için her şeyi yapmağa mecburuz! Matbuat, göze görünür bir cisim olan bizimle, millet ise göze görünür bir cisim olmayan Allah iledir. Yani ortada, göze görünür bir cisimden başka bir şey yoktur. Vaziyeti anla ve hükmümüze baş kes!

 

Bunu söylesinler, hatta pek kapalı söylesinler:"yalvarırım, yalvarırım, kanuna, adalete, hakimlere, selim akla, vicdana kıymasınlar: ben de bu samimiyet karşısında, yalnız bu kadarcık suçum için idam kararı rica edeyim!...

 

İslamiyet’in ve kalbin ana direği olan ihlas, bu bayların gönlünden uçup gitmekle, vicdanlarla dudaklar ve kalemler arasındaki mesafe, yıldızların başını döndürecek kadar uzamış, namütenahiye ulaşmıştır. İthamcılarımızın karakteri budur, fakat bu karakteri mahkeme ilamiyle tahkim ve takdis ettirme teşebbüsü, hıyanet ve cinayetin bu derecesi, tarih boyunca yalnız bir iki vak'aya münhasırdır. Böyle bir tarihi role namzet bulunan savcımızı, garp fikriyatının babası Socrates'e zehir içirten Anitüs ve Meletüs'le, hürriyet kahramanı Danton'u katlettiren (Fupqier Tinville) ler arasında, şimdiden alkışlarım."


Malatya Davasından Notlar:

 

Necip Fazıl ayağa kalkarak, iddia makamında sırf kendisine karşı çıkarılan 4 savcıyı göstererek demiştir ki:

 

-Amme avukatı olarak tek fikir etrafında tek kişinin temsil etmesi gereken iddia makamında bu 4 kişi de nedir? Ben hiç bir operada 4 tenor görmedim!

 

Necip Fazıl:

 

-Usule ait gayet mühim bir nokta arz edeceğim. Başlangıçta garip görünse de dinlenmesini istirham ederim. Hapishanelerde sanıklar ve hükümlüler "müddet-i umumi" tabirini "müddeyum" diye telaffuz ederler ve kendileriyle düşüp kalkan, cezalarını infaz ettiren, idam ipini çektiren "müddeiyum" olduğu için onu adaletin başlıca temsilcisi sayarlar. Mahkeme hey'etine de adeta onun bir nevi zabıt katipleri gözüyle bakarlar. Halbuki memleketimizde bazı hukukçuların bile tam manasiyle kestiremediği bir hüviyet olarak savcı, taraflardan biridir ve Batı dünyasında olduğu gibi mahkeme huzurunda yeri sanıkların yanı başıdır. Bu makamda da sanıkların her türlü hücum ve taarruzuna açık hedeftir. Bu bakımdan yüksek adalet temsilcilerinin huzurunda tıpkı sanıklar gibi davalı, davacı ve amme müdafiliğinden ibaret üç unsurdan biri olarak parmağını kaldırıp izinle konuşması ve mahkemenin cereyan şekli üzerinde asla müessir rol oynamaması icap eder. Halbuki hakimlerle aynı sırada ve seviyede oturan bizim "müdeyum"lar, sanıkları susturmakta hakimlerin kulağına eğilip laflar fısıldamakta mübaşire emirler vermekte, adeta duruşmayı idare rolüne bürünmektedir. Yağma yok efendim; bundan böyle yanımıza gelip mevki almasalar da, oturdukları yerden hüviyet ve salahiyetlerini bilerek hareket etmeleri ve her tezahürlerini yüksek heyetinizden müsaade alarak meydana getirmeleri lazımdır. Ve iyice kavramaları gerektir ki eğer hakimlerle aynı sırada oturuyorlarsa, bu, bir hukuk anlayışsızlığının marangoz hatası şeklinde tecelli etmiş ifadesidir.

 

Necip Fazıl:

-Benim, müteşebbis sanıkları doğrudan doğruya azmettirdiğime dair elde hiç bir delil bulunmadığına, her şey yazılarımdan alınan ilhamla yapılmış farz edildiğinde ve bütün mes'ele böyle bir faraziyenin ceza hukuku bakımından suç teşkil edip etmeyeceği üzerinde olduğuna göre, bu davayı kökünden hall ve fasl edici bir misali takdim etmeliyim: Dünya edebiyatında kıskançlığın şaheseri (Otelle) dur. (Şekspir) in meşhur (Otelle)su. İmdi; hastalık derecesinde kıskanç bir koca, sırf bu hissi yüzünden karısını öldürse de cebinden (Otello) çıksa şu, kürsünün üzerine eğilmiş beni hayretle dinleyen kaytan bıyıklı savcı, (Şekspir)in iskeletine pranga vurulması için Londra Savcılığına müzekkere mi yazacaktır? Daha evvel de söylediğim gibi, her insanda, mücerrede ve umumi telkinlere karşı bir (fren) ve hareketini sırf nefsine bağlayıcı şahsi bir istiklal ve mesule duygusu olmak lazım gelmez mi?

 

Şahsen azmettirici olmadığı için yazılarının basın suçları çerçevesine girmesi icabetçiğini ve onların da zaman aşımına uğradığını iddia edip tahliyesini isteyen Necip Fazıl hakkinde ilk karar "zaman aşımı görülmediğinden tahliye isteğinin reddine" şeklinde olmuş, müteakip celsedense Necip Fazıl zaman aşımını isnat edince "her ne kadar zaman aşımını isnat edince "her ne kadar zaman aşımı görülmüşse de bu husustaki karar ana hükümle verileceğinden reddine" kaydiye, çok garip bir vaziyet doğmuştur.

 

Bunun üzerine Necip Fazıl celse kapandığı ve söz hakkı kalmadığı halde, reise hitap etmiştir:

 

- Efendim; zaman aşımının tespiti ve başka bir noktadan ittihat altında bulunmadığımın tasdiki, vaziyetimi, hukukta "mevad-ı ibtidaye" denilen çerçeveye sokar. Yani Ali aranıyor da Veli olduğum halde Ali yerine de, "Öylesin amma, bu hususta verilecek karar ana hükümle verileceğinden tahliye talebinin reddine" mukabelesinde bulunuluyor. Öyleyse, Ankara'da ne kadar hırsızlık, cinayet, ırza tecavüz vakıası varsa hepsinin birden fâili olarak beni tutsunlar ve benim, aranan adam olmadığım hakkındaki iddiama, "Karar ana hükümle verileceğinden tutukluluk halinin devamına" kararını versinler!...

 

Necip Fazıl'ın bu hitabına, reisin verdiği fevkalade mânâlı bir cevap vardır:

 

-Hakkınız var, Necip Fazıl!

 

Reis Dazıroğlu, zamanenin politikasını ve adalet üzerindeki tazyiklerini istihza yoliyle teşhir eden bir insandı.

 

Nitekim, Necip Fazılcı reis odasına çağırtmış, yanından jandarmaları uzaklaştırmış ve ona şöyle demiştir:

 

-Tavan üzerime yıkılacak gibi oluyor. Cübbemi paralayacağım geliyor. Fakat sizi tahliye edemiyorum! Anlayınız!...


Necip Fazıl KISAKÜREK

REJİMİ KÖTÜLEME DAVASI'NDAN / 1947

REJİMİ KÖTÜLEME DAVASI'NDAN / 1947

 

"İslami nizamı propaganda ettiğimizi söylüyorlar! Şüphe mi var? Biz yalnız bu işi yapmıyor. Bu işi yapmak için yaşıyoruz. Fakat propaganda kelimesine iştirak edemeyiz. Bu hasis ve sefil kelime, İslam’ın ulviyet ve üstünlüğünü tesbit etmek gibi bir fiile alem olamaz. İslamın ulviyet ve üstünlüğünü haykırmak ve anlatmak kanunca bir suç mudur? "İslam ulvidir" demek, başka her şey sefildir ve yıkılmalıdır" demek midir"

 

Yazılı iddianamesine (Bedeviyyet) kelimesini koymayıp bunu huzurunuzda söyliyen ve yüzlerce müslümanı bu odada can evinden yaralıyan savcıya, ellinci kuşak büyük babasıyla ellinci kuşak torunu davacı olacağı zaman kurtulabilmesi için, çare olarak şimdi ayağa kalkıp nadim olduğunu söylemesini ve istiğfar etmesini hatırlatmak müslümanlık vazifemdir." 


Necip Fazıl KISAKÜREK

March 14

Terazi-Muhtıra

Image Hosted by ImageShack.us

March 12

İnternet Dualarından Biri

ADI GEÇEN “VASİYETNAME” HAKKINDA, BU KONUDA İHTİSAS SAHİBİ BİR HOCANIN VERDİĞİ CEVAP AŞAĞIDADIR..

Aşağıda metnini verdiğim vasiyetname bana bir arkadaşım tarafından iletildi. Bu vasiyetnamenin sıhhati, mahiyeti ve bize yüklediği yükümlülük konusunda bizleri aydınlatmanızı rica ediyor...

Şeyh Ahmed'in Vasiyetnamesi

"Medne-i münevvereden gelen bu vasıyetnameyi okuyun

Medine-i münevverede Türbe-i Serif Hatibi Seyh Ahmet Diyor ki:

'Vilazim bu vasiyetnamede zerre kadar yalan yoktur. Bir cuma gecesi namazımı eda edip uyumaya varmıştım. Harem-i Şerif tarafından "Ya Şeyh Ahmet" diye bana bir nida geldi. "Lebbeyk ya Rasull" deyip Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in şahsını gördüm. Rasull (s.a.v.) efendimiz şöyle devam etti: Ya Şeyh Ahmet!...Allah-ü Teala huzurunda yüzüm kalmadı. Sana haber veriyorum ki geçen cumadan bu cumaya 16000 kişi öldü, içlerinden bir tek müslüman çıkmadı, gelenlerin amel defterlerini kara ve sol elinde gördüm. Ya Şeyh Ahmet!...Evvela ana ve babalarına asi oldular ve zekatlarını men ettiler, hacı olup haram yemeyi adet ettiler, herkes nefsinden baska bir şey düşünmedi, yüzlerinde haya kalmadı. Dünya malı ile nasip olan tartılarına hiyanet etmeyi adet ettiler.

Ya Şeyh Ahmet!...

Benim ümmetlerime haber eyle, yaptıkları günahlardan tevbe ve istigfar etsinler, namaz kılsınlar, zekat vermesini adet etsinler. Ya Şeyh Ahmet!. . ümmetlerime haber eyle ki kıyamet alametleri zuhur ediyor. Hak Teala'ya asi olmasınlar. Çok yakın bir zamanda 3 gece güneş tutulacak, üç günden sonra magribten dogup maşrika batacak, Kuran-i Kerim insanların gözüne gözükmeyecektir. Ümmetime söyle günahlarına tevbe etsinler, yakın bir zamanda İsa (a.s.)'nin inmesi zuhur edecek. Ya Şeyh Ahmet! Ümmetime haber eyle, Kudret kalemiyle her kim bu vasiyetnameyi bir köyden bir köye, bir kazadan bir kazaya, bir ilden bir ile, bir devletten bir devlete gönderirse Huzur-u mahşerde günahları affedilir. Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v.)'yi şahsi ile görmüs olur. Kim vasiyetnameyi işitipte yazmazsa bir köye veya bir başka yere göndermezse, yüzü kara ola.

Türbe-i Şerif'in Hatibi Şeyh Ahmet 3 defa yemin edip, 'Vilazim bu vasiyetnamede yanlış bir haber verirsem, bu dünyadan öbür dünyaya imansız gideyim' dedi."



Cevap:

Bu vasıyetname, küçük farklarla benim çocukluğumdan beri elden ele dolaşır. Bazılarında "yaymada kusur gösterenlere ağır tehditler de bulunduğu için insanlar korkarlar ve birbirlerine nakleder dururlardı. Hayli zamandır vasiyetname gündemden kalkmıştı, anlaşılan birilerinin ellerine geçmiş ve yine gündeme sokulmuş.

Medine'de türbe-i şerif diye bir yer ve onun hatibi yok. Efendimiz'in türbesi kastediliyorsa bunun da hatipleri eskiden beri biliniyor ve onlardan böyle bir vasiyetname haberi çıkmamıştır.

Mümkün müdür? denirse..

Elbette bir insan rüya görebilir, rüyasında Sevgili Peygamberimizi de görebilir (Allah cümlemize nasip buyursun, amin!), Peygamberimizin rüyada bir şeyler söylemesi de mümkündür, ancak bütün bunların geçerliği, Kitap ve Sünnette açıklanan, İslam alimlerince yorumlanıp yazılan kurallara uygun olmasına bağlıdır.

Bence uydurma olan vasiyetnamede doğrularla yanlışlar birbirine karıştırlmıştır. Aba babaya asi olmak, zekat vermemek, başkaca günahlar işlemek elbette doğru değildir, yapılmaması gerekir, ama
bir haftada 16 bin kişinin öldüğü ve hiçbirinin imanla göçmediği ifadesi abartılıdır ve müminlere sui zandır. Ayrıca belli bir dönem müslümanlarının günah işlemeleri yüzünden Peygamberimizin, "Allah katında yüzünün kalmaması" islami kurallara aykırıdır; her koyun kendi bacağınan asılır, Peygambeimiz tebliğ vazifesini tam olarak yerine getirmiştir, şimdi o, Rabbi katında hayal edilemez nimetler ve lutuflara gark olmuştur.

Kıyamet alametleri konusunda vasiyette geçen alametler zaten rivayetlerde mevcuttur, onların ne zaman olacağını da yalnız Allah bilir.

Bu ve benzeri haberlere itibar etmemek ve başkalarına haber vermemek en iyisidir; bundan dolsayı da -başına kötü bir şey gelmek şöyle dursun- insan ecir alır, sevaba girer.
 
March 09

IP BULMA

February 14

Tohum Saçan Adam Necip Fazıl

Tohum Saçan Adam Necip Fazıl

Fatih ALPEREN

 

 

Necip Fazıl 1904 yılında İstanbul Çemberlitaş’ta kocaman bir konakta doğar. Köklü, iyi eğitimli, zengin bir ailenin çocuğudur. Necip Fazıl, doğduğu büyük konakta, büyük imtiyazlarla büyür. Önce Fransız Mektebi, daha sonra Amerikan Koleji’nde okur. Fakat bu okullardan çabucak usanır. Ve buralardan alınarak Büyük Reşit Paşa Numune Mektebi, Rehber-i İttihat Mektebi gibi devrin İstanbul’unun en iyi okullarına gönderilir. Ardından Heybeliada Numune Mektebi’ne gider. Bu okulu bitirip yine aynı yerdeki Bahriye Mektebi’ne kaydolur. 1921 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne öğrenci olur. Şiire karşı ilgisi bu yıllarda gelişir ve 1922 yılında ilk şiirleri çeşitli dergilerde yayımlanmaya başlar.

 

Yıllar hızla geçer, 1923 yılında Cumhuriyet ilân edilir. Necip Fazıl, 1924 yılında Cumhuriyet’in Avrupa’ya gönderdiği ilk öğrenciler arasındadır. Fransa’ya gidecek, Paris’te, ünlü Sorbon Üniversitesi’nde felsefe eğitimi alacaktır. Galata Rıhtımı’nda kendisini Marsilya’ya götürecek gemiye binerken “fesini başından çekip sulara fırlatır.”1 O da, Tanzimat’tan beri yetişen birçok Türk aydını gibi aşağılık duygusu içindedir. İçinde yaşadığı medeniyetin, kültürün hemen her şeyinden nefret eder.

 

Paris’e felsefe öğrenimi görmek için gelen 20 yaşındaki genç şâir, burada kendisini kumara kaptırır, ünlü Sorbon Üniversitesi’ni tanımaz bile. 1924–25 yıllarını derbeder bir şekilde geçiren Necip Fazıl’ın bu hâlini öğrenen Millî Eğitim Bakanlığı, bursunu keser ve ondan Türkiye’ye dönmesini ister. “Üniversite talebeliğinden Paris dönüşüne kadar geçen yılların özü”, Necip Fazıl’ın kendi ifadesiyle “başıbozukluk ve serseriliktir.” 2
1925 yılında yurda dönen Necip Fazıl, 1934 yılında Abdülhakim Arvasi’yle tanışıncaya kadarki yıllarda Hollanda Bankası, Osmanlı Bankası ve İş Bankası’nda fıtratıyla ve mizacıyla hiç ilgisi olmayan işlerde çalışır. Bunaldıkça bunalır. Daraldıkça daralır, âdetâ patlayacak bir hâle gelir. Fakat bu hâline hiçbir çözüm bulamaz. İstanbul’da sıkılınca çalıştığı bankaların Anadolu şubelerine kaçar, oralarda sıkılınca İstanbul’a döner. İstanbul’da, “Beyoğlu pansiyonlarında”, “tavanarası” odalarda “ressamlı, heykeltıraşlı, şâirli, muharrirli, profesörlü bir kalabalığa gömülü”
3, ismi olan fakat kendisi olmayan, mide gurultusu kadar başıboş insiyakların, en kaba teessüriyetlerin hâkim olduğu adına ‘bohem hayatı’ denilen bir hayatı yaşar.

 

Mutsuz ve huzursuzdur. Hâlbuki bu yıllarda görünüşte onu mutsuz edecek hemen hiçbir sebep ortada yoktur. Onu kimseye muhtaç etmeyecek bir işi ve kazancı vardır. Ayrıca, 1925 yılında ilk şiir kitabı Örümcek Ağı yayımlanır. Bunu, 1928 yılında kendisini büyük bir öne kavuşturacak olan Kaldırımlar takip eder. Edebiyat dünyasında yaşayan genç şâirlerin en büyüğü olarak görülür. 1928 yılında bütün eser mevcudu 64 yaprağı ancak bulduğu hâlde kendisi ve sanatı hakkında yazılanlar bunun on mislini aşar. Devrin en ünlü yazarlarından Yakup Kadri, Alp Dağları’ndan gönderdiği makalelerde onu ilk defa tarafından keşfedilmiş bir deha olarak tanıtır. Cumhuriyet devrinin ünlü edebiyat tarihçisi İsmail Habib Sevük, Edebî Yeniliğimiz’de onun, his ve hayal yüksekliğine hiçbir şairin çıkmamış olduğunu kaydeder. Yine devrin ünlü edebiyat eleştirmeni ve deneme yazarı Nurullah Ataç, onu yarına kalacak tek şair olarak gösterir. Devrin ünlü gazetecisi ve yayıncısı Yaşar Nabi, ondan “bir mısraı bir millete şeref verecek şair” olarak bahseder. Neredeyse bütün basın-yayın dünyası, onun yazılarını ve şiirlerini basmak için âdeta birbirleriyle yarışır. Bu arada şiirleri ders kitaplarına alınır, yüz binlerce gence o büyük bir şair olarak tanıtılır. 1932’de üçüncü şiir kitabı Ben ve Ötesi yayımlanır. Bir süre sonra yakın dostlarının devletin üst kademelerine gelmesiyle, mizacına hiç uymayan bankacılıktan da kurtulur. Önce Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi kadrosundan Ankara Yüksek Devlet Konservatuarı, Batı Edebiyatı Kürsüsü’ne, daha sonra ise, isteğine uygun olarak İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimari Bölümü’ne öğretim üyesi olarak atanır. Ayrıca Robert Kolej’in son üç sınıfına edebiyat hocası olur.

 

Bütün bunlar onu mutlu etmeye yetmez. Necip Fazıl, bu yıllarda kadın-içki-kumar üçgeninde bir hayat yaşar. Kendisinin çok sevdiği bir ifadeyle, hafakanlar, bunalım ve buhranlar içinde kıvranır.

 

“Yeryüzünde yalnız benim serseri,

Yeryüzünde yalnız ben derbederim.”

diye feryat eder.

“Yıllarca gezdirdim hoyrat başımı,

Aradım bir ömür, arkadaşımı,

Ölsem dikecek yok mezar taşımı;

Hâlime ben bile hayret ederim.”6

 

diyerek, kendi hâline kendisi bile hayretler içinde kalır. Yalnızlık duygusu, boşluk hissi, ölüm korkusu, bedbinlik, karamsarlık, ümitsizlik, büyük şehirlerin boğucu kâbusu, dipsiz bir korku bu yıllarda şiirlerinde işlediği en önemli temalardır. Cinnet, şüphe, endişe içinde bir hayat yaşar. Acınacak bir hâle gelir.

 

Necip Fazıl’ın içine düştüğü bu menfi durumun başlıca sebebi, bu neslin din ve tarih duygusundan mahrum yetiştirilmesidir. Onun bu içler acısı hâli, devrin birçok aydınında da görülür. Çünkü “bu nesil dine karşı kuvvetli bir reaksiyon içinde yetişir… Bu devirde din duygusunun yerini, onun tam zıddı olan bir duygu, dünya duygusu alır… Freudizm ve Libido fikri bu devir roman ve şiirinde önemli bir yer tutar… Bu devirde korkunç bir zinaya ait bütün eserler tercüme olunur… Gençler evlenmeyi, aile yuvası kurmayı lüzumsuz bulmaya başlarlar… Bekârlık müşterek bir tem hâline gelir… Maziye karşı kuvvetli bir reaksiyon olduğu için gençlikte tarih duygusu kalmaz.”7 “Bu devirde korkunç bir aydınlar ihanetine rastlarız. Kalbini ve kafasını yitiren etten robotlar etrafı sarar.”8 İşte bu sosyal şartlar içinde yetişen Necip Fazıl da, ailesinin vermeye çalıştığı millî ve mânevî değerleri bir süre korusa da, nesline mensup modern eğitim kurumlarında okumuş birçok genç gibi “devrini ve neslini saran korkunç imansızlığı yenemez.”

 

“İçinde yaşadığı devir ve muhitin ulvî bir imanın gelişmesine meydan vermeyen yıkıcı şartları”10 onu da derinden etkiler. Necip Fazıl’ın bu hayatı 1934 yılında Abdülhakim Arvasi’yle tanışıncaya kadar devam eder.

 

Necip Fazıl’ın Abdülhakim Arvasi’yle tanışması onun hayatında bir dönüm noktası teşkil eder. Devrin ünlü İslâm âlimlerinden olan Abdülhakim Arvasi, görüşleri, düşünceleri, telkinleri, tavırları ve örnek hayatıyla Necip Fazıl’ı derinden etkiler. Necip Fazıl’ın hayat, kâinat ve insanla ilgili bütün düşüncelerini yavaş yavaş değiştirir. Ona, hayatın ve insanın yaratılış gayesini anlatır. Allah’a kul olmanın, O’na ibadet etmenin, O’nun rızasına uygun bir hayat yaşamanın güzelliğini fark ettirir. Necip Fazıl, bu nur yüzlü ve gül yüzlü büyük insanla tanışması ânını 1940 yılında yazdığı bir şiirinde

 

“Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel,

Bir akşamdı ki, zaman, donacak kadar güzel.”11

mısralarıyla istenenin üzerinde tasvir eder. Onu tanımadan önceki hayatını, her şeyden

habersiz, boşu boşuna yaşanmış bir hayat olarak görür:

“Tam otuz yıl, saatim işlemiş, ben durmuşum;

Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum.”12

 

Abdülhakim Arvasi’yle tanışmasından sonra, Necip Fazıl’ın sadece hayat karşısında aldığı tavır, yani yaşantısı değil, hemen her şeyi değişir. Necip Fazıl artık, kâinattaki müthiş nizamı gören ve bu nizam üzerinde düşünen, tefekkür eden bir şair olmuştur:

 

“Fikret, nasıl kurulmuş, iç içe bu iklimler?

Nasıl kaynaştırılmış, sesler, renkler, hacimler?”13

Bu tefekkür ufku, onu, Rabb’inin eserlerine karşı bir hayret ve hayranlık duygusuna

götürmüştür. Bu duyguyu Necip Fazıl ne güzel anlatır:

“Atomlarda cümbüş, donanma şenlik;

Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.

İç içe mimari, iç içe benlik;

Bildim Seni ey Rab, bilinmez meşhur!”14

 

Necip Fazıl’daki bu iman, tefekkür ve marifet ufku, onun sanat anlayışını da bütünüyle değiştirmiştir. Artık fildişi kulesinden çıkmış, sanatını inandığı davanın emrine vermiştir. Sanat adlı şiirinde bu anlayışını şöyle dile getirir:

 

“Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış;

Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış…”15

 

Necip Fazıl, Abdülhakim Arvasi’yle tanıştığı 1934 yılından 1943 yılında onun ölümüne kadar geçen zaman dilimi içinde, hayatına çeki-düzen vermiş, namaza başlamış, Efendisi’nin “devamlı olarak evlenmesi gerektiği işaretine”16 uyarak 1941 yılında onun huzurunda evlenmiştir.17 1943 yılına gelindiğinde ise, 39 yaşındadır ve “gazetelerde giriştiği İslâmî mücadele yüzünden” eski çevresi tarafından yavaş yavaş dışlanmakta ve kendisine karşı menfi bir tavır alınmakta hattâ kendisiyle alay edilmektedir. O da İslâm’a daha iyi hizmet etmek ve düşüncelerini daha geniş bir kitleye yaymak için Büyük Doğu mecmuasını çıkarır ve elindeki ilk sayısıyla ve büyük bir heyecanla Eyüp’e Efendisi Abdülhakim Arvasi’nin yanına koşar. Dergiyi ona gösterecek, tavsiye ve dualarını isteyecektir. Fakat ev bomboştur. Çünkü Abdülhakim Arvasi, Bakanlar Kurulu kararıyla İzmir’e sürülmüş, ardından serbest bırakılmış, bir süre sonra da bu fânî dünyadan ayrılmıştır. “Artık Efendisi’ni dünya gözüyle bir daha göremeyecektir.”

 

Büyük Doğu mecmuası çıkar çıkmaz, büyük yankılar uyandırır ve bazı kesimleri ciddî bir şekilde rahatsız eder. Nitekimdevrin Millî Eğitim Bakanı ve Necip Fazıl’ın yakın dostu ve onu Güzel Sanatlar Akademisi’ne öğretim üyesi olarak tayin eden Hasan Âli Yücel, Necip Fazıl’a Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki hocalığı ile Büyük Doğu’dan birisini seçmesini ihtar eder. Yani Necip Fazıl, açıkça öğretim üyeliği görevine son verilmekle tehdit edilmektedir. O, Büyük Doğu’yu seçer ve bu yüzden Hasan Âli Yücel’in emriyle Akademideki görevinden kovulur.18 Bundan sonra Necip Fazıl’ın hayatında, çok renkli, fakat acılarla, ıstıraplarla dolu bir mücadele dönemi başlar. Yıllarca Necip Fazıl’ı övecek kelime bulamayan, onu makam, mevki ve şöhrete boğan, onu Türk edebiyatının en büyük şâiri olarak gören ve gösterenlerin bir çoğu, ondaki değişimi ve İslâmî gelişimi bir türlü hazmedemez. Ondan “yüz çevirir” ve onu “Sanatına kıyan geri adam diye yaftalar.”

 

1943’te çıkan Büyük Doğu, 1944 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla kapatılır. Necip Fazıl da Akademideki hocalığı dolayısıyla eksik yaptığı askerlik görevini tamamlamaya davet edilip Eğridir dağlarına sürülür.

 

1945 yılında askerliğini bitiren Necip Fazıl, Büyük Doğu’yu hemen tekrar çıkarır. Dergi büyük bir ilgi görür ve o devir Türkiye’si için büyük satış rekorları kırar. Necip Fazıl, ayrıca Peyami Safa’dan Burhan Belge’ye, Reşat Ekrem Koçu’dan Sait Faik’e, Prof. Kazım İsmail’den, Prof. Şükrü Baban’a kadar birçok ünlü ismi dergide toplamayı başarmıştır. Fakat Büyük Doğu, 1946 yılında bu sefer de sıkıyönetim tarafından kapatılır ve Necip Fazıl da “halkı kanlı ihtilale teşvik” suçlamasıyla sıkıyönetim mahkemesine sevk edilir ve ilk defa hapse girer. Bu sırada büyük oğlu Mehmet üç, küçük oğlu Ömer iki, kendisi de 42 yaşındadır. Sonuçta mahkeme beraat kararı verir, hapisten çıkar. Fakat Necip Fazıl ve ailesi bu dönemde “aylarca ne yiyip içtiği belirsiz” bir şekilde büyük maddî ve mânevî sıkıntılar yaşar, çeşitli baskılara maruz kalır.

 

1947 yılında bir tüccarın yardımıyla Büyük Doğu’yu üçünü defa tekrar çıkarır; fakat dergide Rıza Tevfik’in “2. Abdülhamit’e hıyanetinden af dileyici” bir şiirinin yayımlanması sebebiyle, derginin sahibi görünen eşi Neslihan Kısakürek’le birlikte bu sefer de “Türk milletine hakaret” suçlamasıyla hapse atılır.

 

Necip Fazıl, 1949 yılında Büyük Doğu Cemiyeti’ni kurar ve Anadolu’ya açılır. Anadolu çocuğuna sahip çıkmaya çalışır. Anadolu’nun tertemiz, pırıl pırıl gençleriyle ilgilenmek, onlara Büyük Doğu idealini aşılamak ister. Yine aynı yıl Büyük Doğu mecmuasını dördüncü defa çıkarır. Fakat çok geçmez. Necip Fazıl tekrar tutuklanır ve dergi kapatılır. 1951’de dergiyi beşinci defa çıkaran Necip Fazıl, bu sefer de Aksekili bir tüccarın oyununa gelir ve dergisi tekrar kapanır.

 

Büyük Doğu, 1952’de altıncı defa hem de günlük olarak tekrar çıkar. Derginin bu defa da ömrü uzun olmaz. Necip Fazıl’ın tutuklanmasıyla yeniden kapanır. Necip Fazıl hakkında mahkeme bu sefer de beraat kararı verir, ama çile şairi “tam bir yıl üç gün, ölüm ve cinnetten ötede zindan acıları”21 çeker.

 

Büyük Doğu, 1953’te yedinci defa çıkar ve kapanır. Necip Fazıl beşinci hapsine girer. Fakat bütün bunlara alışmıştır artık o. 1954 yılında Büyük Doğu’yu sekizinci defa çıkarır. Bu defa da derginin her sayısı polis vasıtasıyla toplatılır ve böylece dergi iflâs eder. Fakat Necip Fazıl, bütün bu olanlar karşısında yılmaz, asla geri adım atmaz. O, inandıklarına bütün samimiyetiyle inanan bir dava adamıdır. Bu yüzden yaptığı mücadeleden asla vazgeçmez. 1956’da Büyük Doğu’yu dokuzuncu defa yine günlük olarak çıkarır. Sıkıyönetim yine kapatır ve Necip Fazıl altıncı hapsine girer.

 

Abdülhakim Arvasi’yle tanışması, İslâm’a gönül vermesi ve Büyük Doğu’yu çıkarmasıyla birlikte Necip Fazıl’ın hayatında ve sanatında yepyeni ve çok farklı bir dönem başlar. Büyük bir fikrî ve ruhî değişim yaşayan şâir, Muhasebe adlı şiirinde, kendisindeki bu değişimi ne güzel anlatır:

 

“Ben artık ne şâirim, ne fıkra muharriri!

Sadece, beyni zonk zonk sızlayanlardan biri!

Bakmayın tozduğuma meşhur Bâbıâli’de!

Bulmuşum rahatımı ben de bir tesellide.

Üstün çile, dev gibi gelip çattı birden: Tos!!!

Sen, cüce sanatkârlık, sana büsbütün paydos!

...

Rahminde cemiyetin, ben doğum sancısıyım!

Mukaddes emanetin dönmez davacısıyım!

Zamanı kokutanlar mürteci diyor bana;

Yükseldik sanıyorlar, alçaldıkça tabana.”22

 

Artık o, “horlanan”, “öksüz” fakat “büyük bir davanın” savunucusudur. Sakarya Türküsü adlı şiirinde Türk toplumuna şanlı mazisini hatırlatır:

 

“Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;

Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?

Nerede kardeşlerin cömert Nil, Yeşil Tuna;

Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?

Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?

Bulur mu deli rüzgâr, o sadayı. Allah bir!”23

Kollarını bir makas gibi açarak,

“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!”24

 

diye haykırır. Toplumun içinde bulunduğu durumu, birkaç fırça darbesiyle harikulâde bir tablo çizen bir ressam gibi resmeder:

 

“Durum diye bir lâf var, buyurun size durum;

Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodurum!

Bir şey koptu benden, şey, her şeyi tutan bir şey,

Benim adım Bay Necip, babamınki Fazıl Bey,

Utanırdı burnunu göstermekten sütninem,

Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem.

Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,

Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!

Allah’ın on pulunu bekleye dursun on kul;

Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.

Bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa;

Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!

Kubur faresi hayat, meselesiz, gerçeksiz;

Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz.

Siyaset kavas, ilim köle, sanat ihtilâç;

Serbest verem ve sıtma, mahpus, gümrükte ilâç.

Bülbüllere emir var; lisan öğren vakvaktan;

Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!”25

 

Ülkenin içinde bulunduğu, bütün bu olumsuz tabloya rağmen, öz yurdunda garip, öz vatanında parya olarak yaşayan, masum Anadolu’nun saf çocuklarına, durmadan umut aşılar:

 

“Bekleyin görecektir, duranlar yürüyeni;

Sabredin, gelecektir, solmaz, pörsümez yeni!”26

 

Bu arada 1958 yılında onuncu defa çıkan Büyük Doğu, yine kapanır ve Necip Fazıl yedinci defa hapse girer. “1958 ‘Büyük Doğu’larından da yüklendiği, parça parça 100 yıla yakın mahkûmiyeti”27 vardır. Bu durumda ne yapacağını düşünürken 1960 ihtilâli olur. Fakat ihtilâli yapanlar, önce Büyük Doğu’nun kapatıldığını radyodan duyururlar ve ardından Necip Fazıl’ın evini “polis ve asker dolu üç jip”le basıp, “eşinin kürk astarına kadar jiletle söküp her tarafı ararlar.” Necip Fazıl, önce emniyet müdürlüğünde sorgulanır, ardından merkez komutanlığına götürülüp “bir metre genişlik ve iki-üç metre uzunluğunda, basık, içinde teneşirimsi tahta bir kerevet, boğucu, daha doğrusu çıldırtıcı bir hücreye”28 atılır. Bu hücrede “eli, kolu, dili ve yolu bağlı” Çile şâirini “posta erlerinin gözleri önünde, hallacın şilteyi dövmesi gibi, tokat, yumruk ve tekme altında hırpalarlar.”29 Daha sonra merkez komutanlığından Davutpaşa Kışlası’na getirilen Necip Fazıl, oradan da Balmumcu Garnizonu’na getirilir.30 Çile şâiri Balmumcu Garnizonu’nda yazmasına müsaade edilen 50 kelimelik mektubunda eşine şu tavsiyede bulunur. “Her şeyinizi satar ve geçinmeye bakarsınız! Beni düşünmeyin ve hiç kimseye hâlinizi açmayın!”31 Necip Fazıl, Balmumcu Garnizonu’ndaki günlerini “herkes uyuduktan sonra yalnız gözyaşı ve ibadetle” geçirmektedir.

 

Necip Fazıl, çektiği bu acılardan sonra 1960 ihtilâlini yapanların çıkardığı “umumî basın affıyla” 100 yıla yakın mahkûmiyetten kurtulur ve Balmumcu Garnizonu’ndan salıverilir. Fakat kapıda bekleyen bir jip onu alır, eşinin ve çocuklarının gözleri önünde savcılığa götürüp teslim eder. Bu sefer de, basın affına bir istisna getirilerek, şâir Toptaşı Cezavevi’ne gönderilir. Necip Fazıl, Toptaşı Cezaevi’nde birbuçuk yıl hapis yatar ve birçok eserini orada yazar. Yazdıkları arasında modern Türk şiirinin en güzel örneklerinden biri olan Zindandan Mehmed’e Mektup vardır. Mehmed, Çile şâirinin büyük oğludur.

 

“Zindan iki hece, Mehmed’im lafta!

Baba katiliyle baban bir safta!

Bir de geri adam, boynunda yafta…

 

Hâlimi düşünüp yanma Mehmed’im

Kavuşmak mı?... Belki… Daha ölmedim!

 

Avlu… Bur uzun yol… Tuğla döşeli,

Kırmızı tuğlalar altı köşeli

Bu yol da tutuktur hapse düşeli…

 

Git ve gel… Yüz adım… Bin yıllık konak,

Ne ayak dayanır buna, ne tırnak!

Ses demir, su demir ve ekmek demir…

İstersen demirde muhali kemir,

Ne gelir ki elden, kader bu emir…

 

Garip pencerecik, küçük daracık;

Dünyaya kapalı, Allah’a açık.33

 

Açıkça görülmektedir ki, Necip Fazıl’ın üslûbu son derece çarpıcı ve orijinaldir. Aynı zamanda sade, duru ama bununla birlikte derindir. Modern Türk edebiyatında birçok şair, dünya görüşleri sebebiyle hapse girmiş, zindana atılmış veya sürgüne gönderilmiştir. Fakat bunlardan hiçbiri zindandan, bu kadar gür bir imanla haykıramamış, bu kadar umut dolu bir şekilde geleceğe bakamamıştır. O, zindanda en ağır şartlar altında yaşarken bile, ümitsizliğe kapılmamış, Anadolu insanına dâima tarihî misyonunu hatırlatmış, müjdeler vermiştir:

“Dua, dua, eller karıncalanmış;

Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış.

Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış…

 

Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu;

İplik ki, incecik, örer boşluğu.

 

Ana rahmi zâhir, şu bizim koğuş;

Karanlığında nur, yeniden doğuş…

Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş!

 

Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!

Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!

 

Mehmed’im sevinin, başlar yüksekte!

Ölsek de sevinin, eve dönsek de!

Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!

Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!

Gün doğmuş, gün batmış ebed bizimdir!”34

 

Onun bu şiirleri, Anadolu insanının vicdanında makes bulmuş, derin bir hayranlık uyandırmıştır. Türk milleti tarihinde ilk defa bir şaire “üstad” unvanını vermiş, onu büyük bir sevgiyle bağrına basmıştır. Ayrıca Necip Fazıl’ın bu şiirleri, Anadolu insanına, başını dik tutmasını, inandığı değerleri, hiç kimseye aldırmadan, en onurlu bir şekilde savunmasını öğretmiştir. O, yaşadığı devirde kendi ifadesiyle söyleyecek olursak, “surda bir gedik açan” adamdır.

 

Necip Fazıl hapisten çıkınca, mücadelesine devam eder. Büyük Doğu 1964 yılından 1971’e kadar dört defa daha çıkar ve kapanır. Çile şairi bu yıllarda Anadolu Konferanslarıyla Bursa, Salihli, İzmir, Kayseri, Konya, Ankara, Van, Kırklareli, Rize, Manisa’ya kadar bütün Anadolu’yu dolaşır, hatta Almanya’ya Berlin, Köln ve Frankfurt’a kadar uzanır.35 “Büyük Doğu Nesli”ni yetiştirmeye çalışır. Binlerce, onbinlerce insana hitap eder. Hep ümitlidir, Anadolu insanının geleceğine hep umutla bakar. Hiç durmadan-dinlenmeden Anadolu’ya tohum saçar. Bu tohumlar bitmezse toprak utanmalıdır. Utansın adlı şiirinde bu duygularını ne güzel dile getirir:

 

“Tohum saç, bitmezse toprak utansın!

Hedefe varmayan mızrak utansın!

Hey gidi küheylân, koşmana bak sen!

Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!

Ustada kalırsa, bu öksüz yapı,

Onu sürdürmeyen çırak utansın!

Ölümden ilerde varış dediğin,

Geride ne varsa, bırak utansın!

Ey binbir tanede solmayan tek renk,

Bayraklaşmıyorsan, bayrak utansın.” 36

 

Bu döneminde, Anadolu ve İstanbul’da gençlerle özellikle meşgul olur. Anadolu’dan

İstanbul’a, Ankara’ya üniversitede okumaya gelen, Anadolu çocuklarının üzerine kol-kanat gerer. Onların elinden tutar, onları şanlı mazileriyle, ihtişam dolu kültürleriyle yüz yüze getirir. Bu gençler arasında bugün, devletin en üst düzey yöneticilerinden biri olan, Kayserili bir genç de vardır. Bu zeki Kayserili gençle birlikte onbeş-yirmi genci alıp, İstanbul Sultan Ahmet Camii’ne namaza götürür. Namaz çıkışında, bu gençlerin o günün modasının etkisinde kalan, daracık pantolonlarına, gömleklerine, uzun favorilerine ve saçlarına bakan Necip Fazıl’ın dudaklarından birden harikulâde bir söz dökülür: “Bu kubbelerin altı bu züppelerle dolmadıktan sonra, bu millet iflâh olmaz.” Çile şâiri bu güzel, çil çil kubbelerin altını gençlerle doldurmasını bilen adamdır.

 

Necip Fazıl 1972 yılında evine çekilir. Büyük Doğu 1978’de onaltıncı defa çıkar ve kapanır. Çile şairi artık ihtiyarlamış, mücadele, ıstırap ve çile dolu uzun hayatı onu iyice yıpratmıştır. Artık büyük şâire dünya boş, odaları loş gelmekte, son ânını beklemektedir. Gelen meleğe safa geldin, hoş geldin demeye hazırlanmaktadır. İman dolu bir insan olarak, bir mümin olarak, onun için ölüm güzel şeydir. Bu inancını ne kadar da güzel anlatır:

“Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber…

Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber?”37

Nihayet 25 Mayıs 1983’te bu fânî dünyadan

“Müjdecim, Kurtarıcım, Efendim, Peygamberim

Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim!”38

 

dediği Efendisi’nin gittiği diyâra gider. Cenazesini binlerce genç, onun Büyük Doğu Nesli dediği nesil, parmakları ucunda götürür ve o günden bu yana onu dâima rahmetle, minnetle ve şükranla anar.


February 08

Gözlerim Gözlerine Bakmak İçindir

Gözlerim Gözlerine Bakmak İçindir


Yıldırımlar düşürdün bakışından göğsüme… Saçlarım beyaz alev aldı. Yandım. Taş üstünde taş oldum. Suskunluğum utançtan duvarlar ördü. Sağnak sağnak yağmur oldum, yağdım küskünlüğümün çölüne. Çığ olup kendi yalnızlığıma katlandım. Uzaklığını yorgan yaptım çıplak ruhuma. Sözün güneşin yüzünü güldürürdü, unutmadım.

 

Sessizliğin yeniden yeniye yanmış bir kül gibi. Rüzgâr aldı nefesimi. Buzdan sütunlara çarpıldı sesim. İçimin içinde bir gurbet oldun. Sen gittin gideli, dağlar yollardan saklanır oldu. Öyle derinleşti ki vadiler; gölgeler içine girmeye nazlandı. Bütün çöllerin tozlarını yutmuş gibi dudaklarım, ah etmekten bile usandı. Susuşun ibret dolu bir kitaptı, unutmadım.

 

İçimde hep su sesi arıyorum. Denizler kurumuş… Lâl dudaklar susmuş.. Kıyılardan çekilmiş hayat; kemikler un ufak olmuş. Çöllerinden geçiyorum sensizliğin. Sessizliğin çığlığını büyütüyorum yüreğimde. Gelişin bir taze bahardı, unutmadım. Kalbine girdiğim yollara pusular kurulmuş. İnsan insana kavuşmuyor artık. Anka kuşları dirilmiyor yeniden. Küller bile yanmış yakılmış; ateş yeniden kendine gebe kalmıyor artık. Hıçkırıklar yalanın harmanına karışmış; gelmiyor gelemiyor yittiği yerden. Bakışın canlara can katardı, unutmadım.

 

Bütün bağlardan kurtuldum. Geceleri gecelerin koynuna sürdüm. Bütün ışıkları gözlerinin karasına çaldım. Yanağının kıyısına geldim. Ellerinin ateşinden serinlik umdum. Gözlerim seni gördüğü için güzel. Işık senin yüzüne vurduğu için aydınlık. Yağmur senin göğsüne dokunduğu için serin. Rüzgâr senin tenine vurduğu için nefeslenir. Dualar senin dudağına dokundu diye göklerin kapısına dayanır. Duruşun dağların başını dik tutardı, unutmadım.

 

Günahlarımı biliyorum, utanıyorum. İsyanlarım çok oldu; yüzüme bakamıyorum. O kadar unuttum ki, unuttuğumu hatırlamıyorum. Bana nasıl bakacağını merak ediyorum. Ürperiyorum. Ürperiyorum. Ya tanımazsan beni… “O beni sevmedi!” dercesine görmezden gelirsen ağlayan gözlerimi? Hayır, hayır, böyle olmayacak, emin olmak istiyorum. Senin müşfik bakışında, toprağın yağmura doyması gibi sonsuz bir serinliğe kavuşacağım. Senin bakışında sonsuz bir hülyânın eteğine varacağım. Özlemin cennetin kokusu bana, sana susadım.

 

Ne hüznü eksilir ne sana doyar bu gönül. Sen gittin, çiçekler ezildi dünyada. Sen gittin, rüyaları boğuldu bebelerin. Sen gittin, sesi duyulmaz oldu derelerin. Sen gittin, yüreklerden kan çekildi. Sen gittin, can tenden usandı. Sen gittin, dağ dağa küstü. Sen gittin, alev üşüdü. Sen gittin, aşk kalplerden çekildi. Kıyılara vurdu âşıkların cesedi. Vuslatın cennet çiçeği bana. Baharlardan hep seni sordum.

 

Senin serinlettiğin suları içiyor ceylanlar. Martılar senin yürüdüğün göklerde geziniyor. Kelebekler senin yüzünün değdiği bahçelere yayıyor kanatlarını. Bebelerin senin tebessümünü içiyor ana sütünden evvel. Şu dar göğsümün kozasından çıkmaya çalışıyorum. Sonsuz genişliklerin sırrı iki dudağının arasında saklı. Bir kelâm söyle n’olur! Her hecenin arifesinde seni duymak istiyorum. Hitabın denizleri taşırıyor kıyılarıma, nereye baksam sana dokunuyorum.

 

Sev beni cananın olayım. İçimden aksın bütün ırmaklar. Senin kıyılarını kucaklayan kocaman bir derya olayım. Rüzgârlar savursun beni, yağmurların hepsi alnıma düşsün, taşların hepsi göğsüme düşsün. Senin ayaklarını öpen kocaman bir dağ olayım. Çöller savrulsun, dağlar aradan çekilsin, yokuşlar ve inişler bitsin ki yürüdüğün yollara toz olayım. Senin hasretinle yanar her yanım, bütün ufuklardan seni umarım.

 

Çöldeyim, susuzum. Dudağın bana Leylâ. Kuyularda Yusuf’um. Sözlerin bana Züleyhâ. Ateşlerde İbrahim’im. Gözlerin bana deryâ. Sancılar içinde Meryem’im. Bakışın bana İsâ. Yaralar içinde Eyyub’um. Hasretin bana şifâ. Ölüler içinde bir ölüyüm. Ellerin bana musallâ.

 

February 03

ATAM İZİNDEYİZ...

“Mutlaka OKUMALISINIZ”

 

Bir okurdan yasakçılara yılın dersi !

Samanyoluhaber.com yorumcularından biri gönderdiği ilginç yorumda bakın tarihe nasıl bir not düşmüş !!!

 

ATAM İZİNDEYİZ... 03.Şubat.2008 02:42:59

 

Günlerden bir gün zaman makinesini icad eden bir mucid denemek amaçlı olarak Atatürk'ü, eşi Latife hanımı ve annesi Zübeyde hanımı günümüze ışınlar... Tam bu sıra Türkiye'nin aydın insanı ve çapçağdaş Rektörü, Adaşı Prof. Dr Mustafa AKAYDIN ile karşılaşır ve aralarında şu konuşmalar geçer...

 

REKTÖR: Aman tanrım ulu önder Atatürk de burada, hoş geldiniz şerefler verdiniz efendim...

 

ATATÜRK: Sağol evladım.. Türkiye Cumhuriyetinin muasır medeniyetler seviyesine siz değerli aydınlar sayesinde ulaşacağını biliyordum zaten... Evladım bu kalabalık nedir?

 

REKTÖR: Çok önemli bir açıklamayı kamuoyuna duyuracağım paşam..

 

ATATÜRK: Güzeeel… fevkalade onurlandım... Demek bilimsel buluşlarınızı, uluslar arası makalelerinizi, icatlarınızı buradan ilan ediyorsunuz. Zaten üniversiteler bilim yuvaları olmalı, herkes fikirlerini özgürce tartışıp; terkipler, tahliller, tasnifler, deneyler ve gözlemler yapılarak bir sonuca ulaşılan yerler olmalı değil mi?

 

REKTÖR: Şey.. şey.. evet.. evet öyle tabi; mesela ben yaptığım inceleme ve araştırmalarım sonucunda başörtülü öğrencilerin, başlarını KOPYA çekmek için örttüklerini tesbit ettim ve bu buluşumla prof olmakla kalmadım; üniversiteye rektör bile oldum...

 

ATATÜRK: Yaaa demek öyle ben de bizim LATİFE hanımın bu kadar okulu nasıl bitirip birçok yabancı dili anadili gibi nasıl konuşabildiğini anlayamamıştım. Şu senin buluşunla TÜRKİYE muasır medeniyetini yakalamayı bırak, çoktan geride bırakmıştır herhalde?... Güldürme beni evlat, şakanın sırası değil... Hele birde senin şu üniversiteni bir gezelim bakalım... Düş önüme..

 

REKTÖR: Hay.. hay.. Efendim şeref duyarız... Yalnız eşiniz LATİFE hanım ve pek muhterem valideniz ZÜBEYDE hanım üniversiteye böyle girmeleri yasak... Onları almak yasak... Çünkü başları örtülü... TÜRKİYE LAİKTİR LAİK KALACAK...

 

ATATÜRK: Bre sen benim kim olduğumu unuttun galiba, ben BU DEVLETİN kurucusu ATATÜRK'ÜM.. Ben ilk Cumhurbaşkanıyım ve Çankaya’ya eşim Latife Hanım bırak baş örtüsünü, çarşafla girmiştir… Hem ben bu devletin başında iken Cuma Namazına da gittim, gitmekle de kalmadım, Camide cemaate hutbe bile verdim… Herhalde BALIKESİR HUTBEMİ okumuşsundur… Şimdi beni laik karşıtlığıyla mı suçlayacaksın?.. Eşim ve validem laik karşıtı mı demek istiyorsun?...

 

REKTÖR: Şey.. Kem Küm... Yani... Gak Guk… Yani öyle demek istemedim ama eeeeeeeeeee… TÜRKİYE LAİKTİR LAİK KALACAK... Ülke bu şekilde yönetilmeye devam edilip ve oy kaygısı ile yasaklar kaldırılp, üniversitelere özgürlük getirtilecek olması beni deli ediyor paşam, kurtar bizi... Özgürlük beni kudurtuyor, yasaklar bol bol yasaklar olmalı… Bundan sonra ey millet!! Tesbitim sonucu siyasiler ayakkabı giydiği ve siyasi simge olduğu gerekçesi ile üniversitelere AYAKKABI İLE GİRMEK YASAAAK... Hem yaptığım bilimsel tetkik ve tahliller doğrultusunda siyasi nesne olarak tesbit ettiğim su, gazoz, çay, cola turca üniversite ve kamu alanlarında içilmesini YASAKLIYORUUM... Ayrıca siyaseti çağrıştıran ve laikliğe bilmem nereden aykırı olan konuşmayı, ciklet çiğnemeyi, çorbaya limon sıkmayı da YASAKLIYORUUUUM... BURADA BEN NE DERSEM O OLUR O KADAR... OH BE RAHATLADIM… Şey özür dilerim sizi unuttum paşam sizi dinliyorum...

 

ATATÜRK: Ben nice harplede bulundum ve zaferler kazanıp düşmanı mağlub ettim ama senin şu cahilliğin beni mağlub etti… Ben ''HAKİMİYET KAYTSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR ''dedim sen ''hakimiyet kayıtsız şartsız rektörün, askerindir” olarak anlamışsın. Hem anladığım kadarıyla halkı cahil sanıyor ve küçümsüyorsun… Unutma ki ben kurtuluş savaşındaki tek dayanağım, canımdan aziz bildiğim Türk halkıydı... Şimdi çook müteessirim, nasıl oluyor ki; Kurtuluş Savaşının Kahraman Kadınlarından Şerife Bacıyı, Kara Fatmayı, Elifleri ve daha nicelerini başı örtülü, tesettürlü olarak düşmana karşı savaşıtırırken, onların torunları Ayşeleri, Elifleri Fatmaları başı örtülü tesetürlü diye üniversiteye almazsınız… İdrakim durdu, ümitlerimi yıktınız; ama bu Necip Milletim size gerçek cevabı er veya geç verecektir...

 

REKTÖR: Yaassaak kardeşim yassak!!!

 

lleey lley looomm hebele hübülü laiklik dı tıs dım

 

Mucid alel acele gelen ve bir o kadar yorgun ve mutsuz gördüğü Atatürk'ü zamanına geri gönderir ve Atasının ricası üzere zaman makinesini ortadan kaldırır...

 

Daldan düşmesi yasaklanan ve laikliğe aykırı kabul edilen üç elma düşmüş…

 

Biri yasakçıların başına...

Biri özgülükçülerin başına...

Biride sabırla bu mesajı okuyanların başına…


Örtünmek ALLAH'ın Emridir(İSLAMDA TESETTÜR)

 

  

 

Kenan .

Occupation
Location
Interests
?
!!!
Loading...

Image Hosted by ImageShack.us

Katılımınıza teşekkürler...

YENİ ZİYARETÇİ için TIKLAYIN

Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.

http://siirlisayfalar.spaces.live.com/

Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Göz yaşlarıma, ellerinizle?

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.

Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.

May 13
walterwrote:
Mar. 3
Shayleewrote:


Photobucket

Have a great week !
Oct. 27
Shayleewrote:


Photobucket
Oct. 20
ahmed akwrote:


 
Allah adamlarından bir büyük zat. Ulu Arif Çelebi...
O anlatıyor:   Nakledildiğine göre,


Vaktiyle birbirini çok seven iki kardeş varmış.

Büyüğü Halil.

Küçüğü ise İbrahim...

Halil, evli çocuklu.

İbrahim ise bekârmış...

Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin...

Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederlermiş.

Bununla geçinip giderlermiş...

Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı.

İkiye ayırmışlar.

İş kalmış taşımaya.

Halil, bir teklif yapmış :

İbrahim kardeşim; Ben gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı bekle.

Peki, abi demiş İbrahim...

Ve Halil gitmiş çuval getirmeye... .

O gidince, düşünmüş İbrahim:

Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine

Böyle demiş ve

Kendi payından bir miktar atmış onunkine...

Az sonra Halil çıkagelmiş.

Haydi İbrahim. Demiş, önce sen doldur da taşı ambara.

Peki abi.

İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşer yola.

O gidince, Halil düşünür bu defa:

Der ki:

Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var.

Ama kardeşim bekâr.

O daha çalışıp, para biriktirecek. Ev kurup evlenecek.

Böyle düşünerek,

Kendi payından atar onunkine birkaç kürek.

Velhasıl, biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atar onunkine.

Bu, böyle sürüp gider.

Ama birbirlerinden habersizdirler.

Nihayet akşam olur.

Karanlık basar.

Görürler ki, bitmiyor buğdaylar.

Hatta azalmıyor bile.

Hak teala bu hali çok beğenir.

Buğdaylarına bir bereket verir, bir bereket verir ki...

Günlerce taşır iki kardeş, bitiremezler.

Şaşarlar bu işe...

Aksine çoğalır buğdayları.

Dolar taşar ambarları.

Bugün 'Bereket' denilince, bu kardeşler akla gelir.
Bu bereketin adı: halil ibrahim bereketidir.


selam ve dua ile kardeşim

Oct. 4
ahmed akwrote:
Resûl-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam, Ensâr’ın bulunduğu bir toplantıya gitti ve:

– Sizler mü’minler misiniz? diye sordu. Bu soru üzerine herkes sustu.

Hz. Ömer:
– Evet, mü’minleriz ya Resûlâllah, dedi.

Peygamberimiz:
– İmanınızın belirtisi, (alâmeti) nedir öyle ise? diye tekrar sordu.

Ashâb:
– Genişlikte şükrederiz. Darlıkta sabrederiz. Allah’tan gelen hüküm ve takdire de boyun eğeriz, cevabını verdiler.

Bunun üzerine Peygamberimiz:
– Kâbe’nin Rabbine yemin ederim ki, siz gerçekten mü’minsiniz, buyurdu.

(Taberanî)

selam ve dua ile kardeşim
Apr. 2

 

Photobucket
 
Photobucket 

  

 

wolf

Photobucket

Mar. 26
ahmed akwrote:

Mutevazi olunuz

Bir gun iki Musluman, bir vak'a uzerine,

Sinirlenip kustuler, sonra birbirlerine.

Ve lâkin yakinlari, bu hâle uzulduler,

Bu buyuk veli zâta, gelip haber verdiler.

Dediler ki, (Efendim, iki arkadasimiz,

Kustuler siz onlari baristirir misiniz?)

Husâmeddin Ussâkî, onlari cagirarak,

Buyurdu ki, bu yolda, yoktur kusup darilmak.

Ancak bazi kullarin mutevazidir hâli,

Onlar hep asagiya, akarlar "su" misâli.

"Yumusak huylu" olur ve hep alttan alirlar,

Oyle ki her mahlûka, sefkatli davranirlar.

Alcak gonulludurler, cekinirler sertlikten,

Korkarlar bir kimsenin, kalbini incitmekten.

Lâkin bâzisini da, tas ve toprak misali,

Yaratti Hak Teâlâ, gayet sert tabiatli.

"Su" topraga inerek, mutevâzi davranir,

Boylece sert topraklar, hayat bulur, canlanir.

Yâni su, yere inip, toprakla birlesince,

Ondan turlu nebatlar, yetisir nice nice.

Su yere inmeseydi olmaz idi bu hayat,

Bitmezdi o tapraktan, boyle bitki ve nebat.

Zîra toprak kalkip da, suya gitmez idi ki,

Yetissin uzerinde, turlu nebat ve bitki.

Bunun gibi ey insan, kirildigin bir kimse,

Toprak gibi davranip, yanina gelmez ise.

Sen "Su" gibi davranip, yaklas o yaranina,

O sana gelmiyorsa, sen git onun yanina.

Zira iki Musluman, birbirine kusseler,

Hangisi otekinden ozur dilerse eger,

Cennete daha once, o girer âhirette,

Ve daha cok sevaba, o kavusur elbette.

Hakiki bir Musluman, sudur ki ey insanlar,

Elinden ve dilinden kimseye gelmez zarar.

Yumusak bir haliya, benzer ki iyi insan,

Uzerinde gezenler, incinmez aslâ ondan.

O, oyle kimsedir ki, begenmez kendini hic,

Lâkin onu goreni, kaplar bir huzur, sevinc.

Yanina cekinmeden rahatca girer herkes,

Zira onlar bilir ki, o kimseyi incitmez.

O, kendini herkesten asagi kotu bilir,

Aynaya baktiginda, kendisinden igrenir.

Hicbir icraatini iyi bilmez o zinhar,

Ibadet yapsa bile, eder yine istigfar.

Degil ki bir Mu'minden, sivrisinekten hattâ,

Bile o, kendisini, ustun gormez hayatta.

selam ve dua ile

Mar. 3
bonjour,
je n'oublie pas mes amis, mais en ce moment jes fatiguee et j'ai un gros passage à vide.
A bientot
Tendresse amicale
Frane

Mar. 2
Mar. 2
ahmed akwrote:

 

Yarabbi sana Meryem in temizliğiyle gelmek istiyorum.Günahlarla kirlenmeme izin verme.

Sana Musa nın duasıyla geliyorum.Şeytana uymam için peşimden koşanlardan kurtar beni.

İsmail in tefekkürüyle boynumu büküyorum.Beni ve soyumu sana kul olarak yaşat.

Sana İbrahim in şevkatiyle geliyorum.Sana gelmeme engel olan şeyleri bana gösterki onları kurban edeyim.

Sana İsanın ruhuyla geliyorum.Beni katına almanı diliyorum.

Sana yunusun duasıyla yalvarıyorum.Beni yutan nefsimi karanlıklardan kurtarmanı bekliyorum. Beni selamet sahiline ulaştır.

Sana Yusuf un gömlegiyle geliyorum.Beni düştügüm ümitsizlik kuyusundan çıkarmanı diliyorum.

Sana Muhammed in(asm) kullugu ve aşkıyla geliyorum.Ubudiyetimi Miraç ın sırrıyla taçlandırmanı diliyorum (amin...)

Selam ve dua ile kardeşim

Feb. 28
ahmed akwrote:

Ey MEVLAM (HZ Ali'nin Duası)

Allah'ım! Sadece tertemiz bir kalple Allah'ın huzuruna çıkan hariç mal ve evlatların -insana- hiçbir yararı olmadığı günde senden aman diliyorum. Zalimin -hasretle- ellerini ısıracağı ve "keşke ben Resulullah'a -itaat- yolunu tutsaydım" diyeceği günde senden aman diliyorum. Günahkârların yüzlerinden tanınacağı, saçları ve ayaklarından tutulacağı günde senden aman diliyorum.


Babanın oğul yerine ve evladın da baba yerine cezalandırılmayacağı günde senden aman diliyorum. Ve doğrusu Allah’ın vaadi haktır. Zalimlere mazeretlerinin bir fayda sağlamayacağı, onların Allah’ın rahmetinden uzak ve kötü bir menzilde olacağı günde senden aman diliyorum.

Hiç kimsenin kimse üzerinde güç sahibi olamayacağı ve yetkinin yalnız Allah;a has olacağı günde senden aman diliyorum. İnsanın kardeşinden, annesinden, babasından, esinden ve evlatlarından kaçacağı ve herkesi meşgul edecek bir işle uğraşacağı günde senden aman diliyorum.

“Suçlu o günün azabından -kurtulmak için- eşini ve kardeşini, kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini vermek ister. Hayır -hiçbir zaman bu imkanı bulamayacak-! O -cehennem ateşi-, alevlenen bir ateştir. Deriler kavurur, soyar; Bu günde senden aman diliyorum.

Mevlam, ey mevlam! Sen mevlasın ben ise bir kulum; kula mevladan başka kim merhamet eder?

Mevlam, ey mevlam! Sen -varlığımın- sahibisin, ben ise sahip olunan; sahip olunana sahip olandan başka kim merhamet eder?

Mevlam, ey mevlam! Sen azizsin, ben ise zelil; zelile azizsen başka kim merhamet eder?

Mevlam, ey mevlam! Sen yaratansın, ben ise yaratılan; yaratılana yaratandan başka kim merhamet eder?

Mevlam, ey mevlam! Sen yücesin, ben ise hakir, hakire yüce olandan başka kim merhamet eder?

Mevlam, ey mevlam! Sen güçlüsün, ben ise zayıf; zayıfa güçlüden başka kim merhamet eder?

Mevlam, ey mevlam! Sen zenginsin, ben ise yoksul; yoksula zenginden başka kim merhamet eder?

Mevlam, ey mevlam! Sen bağışta bulunansın, ben ise sail; saile bağıştan bulunandan başka kim merhamet eder?

Mevlam, ey mevlam! Sen dirisin, ben ise ölü; ölüye diriden başka kim merhamet eder?

Mevlam, ey mevlam! Sen bâkisin, ben ise fâni; faniye bakiden başka kim merhamet eder?

Mevlam, ey mevlam! Sen ebedisin, ben ise geçici; geçiciye ebediden başka kim merhamet eder?

Mevlam, ey mevlam! Sen rızıklandıransın, ben ise rızıklanan; rızıklanana rızıklandırandan başka kim merhamet eder?

Mevlam, ey mevlam! Sen cömertsin, ben ise cimri; cimriye cömertten başka kim merhamet eder?

Mevlam, ey mevlam! Sen afiyet verensin, ben ise -derde- tutulan, derde tutulana afiyet verenden başka kim merhamet eder?

Mevlam, ey mevlam! Sen büyüksün, ben ise küçük; küçüğe büyükten başka kim merhamet eder?

Mevlam, ey mevlam! Sen hidayet edensin, ben ise sapan; sapana hidayet edenden başka kim merhamet eder?

Mevlam, ey mevlam! Sen rahmansın, ben ise merhamet edilecek olan; merhamet edilecek olana rahmandan başka kim merhamet eder?

Mevlam, ey mevlam! Sen güç sahibisin, ben ise imtihan edilen; imtihan edilene güç sahibinden başka kim merhamet eder?

Mevlam, ey mevlam! Sen kılavuzsun, ben ise yolunu şaşırmış; yolunu şaşırmışa kılavuzdan başka kim merhamet eder?

Mevlam, ey mevlam! Sen bağışlayansın, ben ise günahkâr; günahkâra bağışlayandan başka kim merhamet eder?

Mevlam, ey mevlam! Sen galipsin, ben ise mağlup; mağlubu galipten başka kim merhamet eder?

Mevlam, ey mevlam! Sen eğitensin, ben ise eğitilen; eğitilene eğitenden başka kim merhamet eder?

Mevlam, ey mevlam! Sen yücesin, ben ise alçak ve düşük; düşük birisine yüce olandan başka kim merhamet eder?

Mevlam, ey mevlam! Rahmetinin hakkı için bana merhamet eyle. Bağışının, lütfünün ve fazlının saygınlığı için benden razı ol.

Ey bağış, ihsan, fazl ve nimet sahibi! Rahmetinin hakkı için -duamı kabul buyur-, ey merhametlilerin en merhametlisi!
SELAM VE DUA İLE KARDEŞİM KENAN
Feb. 9
vaveyla 2008wrote:

Dostu olmalı  insanın...
Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın…

‘Nereden çıktın bu vakitte’ dememeli, bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında; gözünün dilini bilmeli; dinlemeli sormadan, söylemeden anlamalı…

Arka bahçede varlığını sezdirmeden, mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi köklenmeli hayatında; sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin. İhtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli, kovuklarına saklanabilmelisin.

Kucaklamalı seni güvenli kolları, dalları bitkin başına omuz, yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı…

En mahrem sırlarını verebilmeli, en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin; gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz…

Onca dalkavuk arasında bir tek o, sözünü eğip bükmeden söylemeli, yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.

Alkışlandığında değil sadece, asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli. Övmeli alem içinde, baş başayken sövmeli ve sen öyle güvenmelisin ki ona, övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin.

Teklifsiz kefili olmalı hatalarının; günahlarının yegane şahidi… Seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş..

Gözbebekleri bulutlandığında, yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin. Ve sen ağladığında onun gözlerinden gelmeli yaş…

Yıllarca aynı ip üstünde çalışmış, cesaretle ihanet arasında gidip gelen bir salıncağın sınavında birbiriyle kaynaşmış iki trapezci gibi güvenle kenetlenmeli elleri…

‘Parkurun bütün zorluklarına rağmen dostluğumuzu koruyabildik, acıları birlikte göğüsleyebildik ya; yenildik sayılmayız’ diyebilmeli…

Issızlığın, yalnızlığın en koyulaştığı anda, küçücük bir kağıda yazdığımız kısa ama ümit var bir yazıyı yüreğe benzer bir taşa bağlayıp birbirimizin camından içeri atabilmeliyiz:

‘Bunu da aşacağız!

İmza: Bir dost!…’

 
Feb. 7
ahmed akwrote:

Ağlamaktan gözleriniz mi görmeyecek? Varsın görmesin!!!
Gülmekten kalplerimiz kararacağına, bırakalım gözlerimiz kör olsun ağlamaktan.
Ağlayıp da rahmet pınarlarına dönsün göz pınarlarımız. Kim bilir belki de Allah o gözlerden cennet ehline ab-ı kevser içirir.
Ve der ki; “benim için ağlayan gözler cennetin rahmet çeşmeleridir. Ben o gözlerden cennet ehline vuslat şarabı içiririm”
Evet, ağlamak çağrıdır sevgiliye, sessizce rahmetle… Ağlamak kesip yüreğini kanını feda etmektir sevgili uğruna. Ağlamak, anlamaktır sevgilinin sırrını.
Gözyaşı cennettir. Dil ile susmak ama göz ile konuşmaktır ağlamak.
Gözlerin dilidir gözyaşı. Ve Allah(c.c) çok iyi bilir gözyaşının dilini.
Bu yüzden misafir olur ağlayan kalbe.
İşte bundandır ağlayıp rahatlamamız.
Gözyaşı rahmete çağrıdır. Allah’ın rahmet çağrısına rahmetle cevap vermektir ağlamak.
Gözyaşı, rahmet geldin diye, yıkamaktır yolları nefsaniyetten.
Cennetten esintidir gözyaşı.
Ve ne mutlu bizlere ki, ağlayan bir resulün ümmetiyiz. Yaşarmayan gözden Allah’a sığınırım diyen Muhammedin ümmetiyiz.
Bindörtyüz yıllık hasretin varisiyiz bizler.
 
*alıntı…
 dua ile...
Feb. 5
ahmed akwrote:
hayırlı cumalar kardeşim...selam ve dua ile...
Jan. 25
I HAD AN XRAY TODAY AN THEY FOUND "U" IN MY HEART THEN I WAS TOLD IF THEY TAKE "U" OUT I WOULD DIE...SO UR STAYIN...SEND THIS TO EVERYBODY U LOVE INCLUDIN ME!!


"____@@@____@@@_______@@@@@
________@@@__ ______@@_____@@@@@@@
________@@___________@@__@@@______@@
________@@____________@@@__________@@
__________@@________________________@@
____@@@@@@_________@@@@@____________@@
__@@@@@@@@@______@@@@@@@____________@@
__@@____________@@@@@@@@___________@@
_@@____________@@@@@@@@@@_________@@
_@@____________@@@@@@@@@________@@@
_@@@___________@@@@@@@__________@@
__@@@@__________@@@@@_________@@
____@@@@@@_______________________@@
_________@@_________________________@@
________@@___________@@___________@@
________@@@________@@@@@@@@@@@
_________@@@_____@@@_@@@@@@@
__________@@@@@@@
___________@@@@@_@
____________________@
____________________@
_____________________@
______________________@
______________________@____@@@
______________@@@@__@__@_____@
_____________@_______@@@___@@
________________@@@____@_@@
▒▒▒▒▒▒Make a friend, is a Gift ▒▒▒▒▒▒
▒▒▒▒▒ Have a friend, is a Grace ▒▒▒▒▒
▒▒▒▒ Maintain a friend, is a Virtue ▒▒▒▒
▒▒▒▒But, having a Friend like YOU ▒▒▒▒
▒▒▒▒▒▒▒▒▒▒▒▒ is a ▒▒▒▒▒▒▒▒▒▒▒
▒▒▒▒▒▒▒▒ Great Blessing! ▒▒▒▒▒▒▒▒
♥?♥?♥?♥?♥?♥?♥?♥?♥?♥?♥?♥?♥?♥?♥?
♥?♥?♥?♥?♥?♥?♥?♥?♥?♥?♥?♥?♥?♥?♥?
Send this FLOWER to Everyone you care about including me if you care.(YOU KNOW I CARE) See how many times you get this, if you get a dozen you're loved..."
Jan. 21
NO WAR!wrote:
 SeViL'iN LiMaNı için tıklayınız!!
Jan. 4
Dec. 28
ahmed akwrote:
Dec. 26
SACİTwrote:

Sacit ® Güzel Bir Gün Diliyorum,Canım Arkadaşım…

Dec. 24
NO WAR!wrote:

 SeViL'iN LiMaNı için tıklayınız!!

  • Kurban, kurban kesen insanın kulluğundaki sadakat ve teslimiyetinin bir nişanesidir. Kulun bedeni ibadetinin yanında, mali bir ibadetten de kaçınmadığını gösterir.
  • Kurban bayramı Namazından hemen sonra kurban kesen mü’min, “bedenimi Allah’a kulluğa sevkettiğim gibi malımı da Allah’a kulluk yolunda sarfederek hem beden hem de malımla kulluğumu ispat ediyorum” demek istiyor. Kelimenin manasından da anlaşılacağı gibi, kurban, kurban ibadetini yerine getiren Müslümana, Allah'a daha da yakın olma arzusu ve isteğiyle bu ibadeti gerçekleştiği için ilahi sevgiyi kazandırır.
  • Ferdi, cimrilikten, kişisel çıkarlardan, ihtiras ve maddecilikten uzaklaştırıp, Allah'ın cömertlik sıfatının tecellisine mazhar kılar.
  • Kişiyi topluma bağlar; komşu ve muhtaçlarla kaynaşma imkânını sağlar. Kişinin toplumda itibarını artırır.
  • Aileye huzur getirir; çocukların dimağlarında dinden ve dindarlıktan, yardımda bulunmaktan yana silinmez izler meydana getirir.
  • Aile ferdlerini hayırda, iyilikte, yardımda bulunmaya, fakirlerle ilgilenmeye alıştırır.
  • Toplumun samimi duygularla bütünleşmesine yardımcı olur. Rahmet meleklerinin dua ve istiğfarlarını artırır. Eve rahmet ve bereket inmesine sebep olur.
  • Kabirde huzur içinde yatmayı sağlar. Ahirette sahibine manevi bir binek ve sırattan geçmesine destek olur.
  • Hz. Peygamber (sav)’in güzel sünnetlerinden birini yerine getirmenin sevinç ve huzurunu tattırır. ve O'nun şefaatına vesile olur.
  • Dec. 19
    ahmed akwrote:

    Zamanla anlıyor insan: 3-4 güne sıkışmış bir tatilden öte bir şey bayram...
    Hayata rastgele serpiştirilmiş ilahi ikramlar, kıymet bilen kullara her daim bayram yaşatır.

     anlıyor insan: 3-4 güne sıkışmış bir tatilden öte bir şey bayram...
    Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan...
    Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık...
    Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.
    Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp "Çok şükür bugünü de gördük" diyebilmek...
    Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.
    Küsken barışmak, ayrıyken kavuşmak, suskunken konuşmak bayramdır.

    Bir kitabı bitirmek, bir binayı bitirmek, bir okulu bitirmek, kâbuslu bir rüyayı, kodeste ağır cezayı bitirmek bayramdır.
    Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da kangren olmuş bir ilişkiyi bitirmek de öyle...
    Vuslat da bayramdır öte yandan...
    Endişe içinde beklediğinden mektup almak, telefonda ansızın sesini duymak, deli gibi burnunda tütenin boynuna sarılmak bayramdır.
    En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.
    Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle okşayan anne bayramdır.
    "Ona güvenmiştim, yanılmamışım" sözü bayramdır.
    Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayram...

    Yeni bir sözcük öğrenmek, bir tünelin sonuna gelmek, müzmin bir işin kapısını çarpıp uzun bir yola çıkıvermek bayramdır.
    Zorluklara tek başına göğüs gerebilmek, gereğinde haksızlığın üstüne yalın kılıç yürüyebilmek bayramdır.
    Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.
    Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi, nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır.
    Sonrasında gelen ilk diş bayramdır, ilk söz bayram, ilk adım, ilk yazı, ilk karne bayram...
    Güne gülümseyerek başlamak bayramdır.
    "İyi ki yanımdasın" bayram, "Her şeyi sana borçluyum" bayram, "Hiç pişman değilim" bayram...

    Evlatların mürüvvetini görebilmek, eve dolu bir torbayla gidebilmek, konu komşuyla yarenlik edebilmek, akşamları eskimeyen bir keyifle çay demleyebilmek bayramdır.
    Zamanı donduran eski fotoğraflara nedametsiz bakabilmek, altı çizilmiş eski kitapları aynı inançla okuyabilmek, yol arkadaşlarının yüzüne utanmadan bakabilmek bayramdır.
    Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram...

    Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.
    Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.
    Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.
    Her gününüz bayram olsun!.. 

    Can DÜNDAR

    Dec. 19
    ahmed akwrote:

    Kurban Bayramı Arefesi

    Bayramdan önceki arafe gününde bin ihlas okumak. “Kim ki Arefe günü bin ihlas Sûresini okursa, kendi nefsini Allah’tan satın almış olur.” (Feyzü’l-Kadir). “Bizim memlekette eskide arefe gününde bin İhlas-ı Şerif okurduk. Ben şimdi bir gün evvel beşyüz ve arefede dahi beşyüz okuyabilirim. Kendine güvenen, birden okuyabilir.” (Bedîüzzaman, Şuâlar)

    Hayırlı bayramlar...Selam ve dua ile...

    Dec. 18
    ahmed akwrote:
     
    Ey bütün çiçeklerin,bütün bitkilerin,yerin,göklerin ve bütün Alemlerin Rabbi;
    Ben Senin yarattığın tohunlardan cansız bır tohumdum bir zamanlar.
    Sen bana can verdin.
    Dualarımı kabul ettin,beni bir çiçek yaptın.
    Bana kendi dilediğin gibi bir şekil verdin.
    Renklerle,desenlerle süsledin yüzümü.
    Bana bir koku sürdün,koklayanları mest eden.
    Güzellerden bir güzel yaptın,görenlere! gösterdin.

    Senin verdiğin cazibeyle kuşları,böcekleri çağırdım kucağıma,dayanamadılar koştular.Onlara,Senin Rahmet çeşmelerinden şerbetler sundum Senin izninle.
    Birbirimize güldük,birbirimize sarıldık.el ele,kucak kucağa Sana şükrettik.
    Seni zikrettik günler boyunca.
    Nice kuşlar nice böceklerle tanıştım böylece..
    Hepsiyle mutlu beraberliklerim oldu.
    Nihayet birgün...
    Beni bir mü’min kulun gördü,yanımdan geçiyordu,beni fark etti durdu,geri döndü eğildi.
    Yüzüme baktı uzun uzun,önce gözleriyle sonra elleriyle okşadı kokladı,kokladı.
    Bir öpücük kondurdu yanaklarıma ayrılmadan.
    “Ne güzel yaratılmış”dedi sessizce.
    İşte o an niçin var olduğumu anladım.melekler sardı etrafımızı ansızın.
    İmrenerek seyrettiler olup biteni.
    Görmediği Rabbine görmüş gibi inanan bir insanın yücelişini gördüler.
    Ve herşeyi en ince ayrıntısıyla kaydettiler.
    çekilen resimlerde bende vardım.

    Ey dualara cevap veren Rabbim,
    Ben cansız bir tohumdum.
    Dualarımı kabul ettin,güzel bir çicek oldum.
    Senin Kudretinle canlandım,Senin Sanatınla süslendim,Senin Lutfünla güldüm.
    Şimdi bir duam daha kaldı mahşere sakladığım
    “Beni gören gözleri ateşte yakma Ya Rabbii!” ...alıntı...
    selam ve dua ile...
    Dec. 16
    ahmed akwrote:
     
    Ey bütün çiçeklerin,bütün bitkilerin,yerin,göklerin ve bütün Alemlerin Rabbi;
    Ben Senin yarattığın tohunlardan cansız bır tohumdum bir zamanlar.
    Sen bana can verdin.
    Dualarımı kabul ettin,beni bir çiçek yaptın.
    Bana kendi dilediğin gibi bir şekil verdin.
    Renklerle,desenlerle süsledin yüzümü.
    Bana bir koku sürdün,koklayanları mest eden.
    Güzellerden bir güzel yaptın,görenlere! gösterdin.

    Senin verdiğin cazibeyle kuşları,böcekleri çağırdım kucağıma,dayanamadılar koştular.Onlara,Senin Rahmet çeşmelerinden şerbetler sundum Senin izninle.
    Birbirimize güldük,birbirimize sarıldık.el ele,kucak kucağa Sana şükrettik.
    Seni zikrettik günler boyunca.
    Nice kuşlar nice böceklerle tanıştım böylece..
    Hepsiyle mutlu beraberliklerim oldu.
    Nihayet birgün...
    Beni bir mü’min kulun gördü,yanımdan geçiyordu,beni fark etti durdu,geri döndü eğildi.
    Yüzüme baktı uzun uzun,önce gözleriyle sonra elleriyle okşadı kokladı,kokladı.
    Bir öpücük kondurdu yanaklarıma ayrılmadan.
    “Ne güzel yaratılmış”dedi sessizce.
    İşte o an niçin var olduğumu anladım.melekler sardı etrafımızı ansızın.
    İmrenerek seyrettiler olup biteni.
    Görmediği Rabbine görmüş gibi inanan bir insanın yücelişini gördüler.
    Ve herşeyi en ince ayrıntısıyla kaydettiler.
    çekilen resimlerde bende vardım.

    Ey dualara cevap veren Rabbim,
    Ben cansız bir tohumdum.
    Dualarımı kabul ettin,güzel bir çicek oldum.
    Senin Kudretinle canlandım,Senin Sanatınla süslendim,Senin Lutfünla güldüm.
    Şimdi bir duam daha kaldı mahşere sakladığım
    “Beni gören gözleri ateşte yakma Ya Rabbii!” ...alıntı...
    selam ve dua ile...
    Dec. 16