Kenan's profileKenan'ın TükkanıPhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
November 15 IncilerBaşta devlet, Dilde himmet, Elde fırsat var iken; Tut elinden düşmüşlerin, Sana saadet yar iken. Kimseye baki değildir, Mülkü devlet Sim-ü zer. Bir harab olmuş gönlü, Tamir etmektir hüner. Açıkbaş Muallim Ömer Efendi December 13 Seni ne çok sevdim ben...April 30 yıldızApril 14 BAŞÖRTÜSÜNE DOKUNMAYINDOKUNMAYIN Güzel Allah'ım Senden Ne Gelecekse Gelsin, March 17 http://www.benidekapatin.com/Sayın Yetkili,,, Kendi kanaatimce, kapatılmamın ülkem, devletim ve insanlık adına çok yerinde bir karar olacağını düşünüyorum. Ebed bizimdir...Tohum Saçan AdamNecip Fazıl KISAKÜREKYarın elbet bizim, elbet bizimdir; Gün doğmuş, gün batmış ebed bizimdir.
Yarın elbet bizim, elbet bizimdir; Gün doğmuş, gün batmış ebed bizimdir.Benim manevi inkılap çerağımdı…Rahmetli Üstad Necip Fazıl Bey ile tanışmadan önceki hayatımın hal-i pür melalini anlatarak satırları ve SÜTUN’umu doldurmak istemiyorum. Pusulasız bir gemi gibi nereye, niçin, ne zaman, nasıl gideceğini bilmeyen benim gibi 1940 doğumlu nesilden bir parça idim. Çok mazbut, inançlı, maneviyatçı bir ailenin, aynı özellikleri taşıyan ve yaşayan bir ferdi idim. Buna rağmen “yaşanmaya değer bir hayat”ın çelişkisiz (tezatsız) normlarından uzaktım. Daha doğru, net ve kesin bir ifade ile “dava şuuru”ndan mahrum, yaşıyordum. Çok başarılı bir talebelik hayatından sonra, “Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü”ne asistan olarak girmiş, ümitle, şevkle, gayretle “ilmi alan”da çalışıyordum. Dünyam sadece iki boyutlu idi: Sağcılar ve solcular… Bu tasnifte “sağcılar” arasında olduğumun şuuru ve bir o kadar da rahatı içinde idim. Sağcıların da, solcuların da kendi içlerinde tam bir “aşure çorbası” olduklarını bilmiyordum. Ertesi akşam, şehrin en büyük sinemasında ön sırada yerimi aldım. İki bin kişilik muhteşem bir kalabalık salonda idi. Program başlamasına yakın bir ara Halit Ziya Biçer Bey geldi yanıma… “Yazgan Bey, Necip Fazıl Üstad’la tanışmak istersen gel… Makine dairesinin yanındaki odada..” dedi. İstek ve şüphe arası karmaşık bir duygu ile kalktım. Beraberce Üstad’ın olduğu odaya girdik. Halit Ziya Bey: - Efendim, size Mustafa Yazgan Bey’i tanıştırmak için getirdim. Kendisi TODAİE’de asistandır. Hemşehrimizdir diye takdim etti. Üstad (rahmetli) dudağında anlatılmaz güzellikte bir tebessüm, nezaket ve zarafetle: - Çok memnun oldum. Buyurun Mustafa Bey. Şöyle yanıma lütfen. Nasılsınız?. diye başlattığı diyaloğu, çarpıcı sorularla devam ettirdi. O an, “müfteri medya”nın bütün itham ve iddialarının çöktüğünü, bu zarafet ve incelik içinde birinin kesinlikle mükemmel bir insan olduğunu hissettim. Ruhlarımız kucaklaştı. Manen elini öptüm. Konferans saati gelmişti. “Vakit tamam Üstadım!” dediler. Kalktık. Bana döndü: - Mustafa Bey! Beni siz takdim edeceksiniz! dedi. Bir an şaşırdım. Hissettirmeden toparlandım. - Emredersiniz efendim! Benim için şeref ve saadettir! dedim. Beraberce salona indik. Tezahürattan sinema salonu yıkılacak sandım. Perde arkasına geçtik. Işıklar yandı. Perde açıldı. Üstad yine: “Buyurun Mustafa Bey!.” dedi. Mikrofona yürüdüm. Onu kavradım. Tam 32 senedir her mikrofonu kavrayışımda, benim manevi inkılabımın çerağı olan o aziz insanı hatırlarım. Fezalar dolusu rahmet diliyorum. Mustafa Yazgan 26 Mayıs 1997 -Zaman March 15 HATRINA DÜŞECEĞİMHATRINA DÜŞECEĞİM
Kopkoyu bir sis içinde bir akşam
Boğazında bir şeyler düğümlenecek
Bir sigara tüttüreceksin ihtimal
Gönlünden atamadığın gibi kafandan da
Sonra bir şeyler yazmak isteyeceksin
Necip Fazıl KISAKÜREK UTANSIN (!!!)UTANSIN (!!!) Necip Fazıl KISAKÜREK VAHİDÜDDİN MÜDAFAASI'NDAN / 1981VAHİDÜDDİN MÜDAFAASI'NDAN / 1981
Muhterem mahkemede derdest-i rü'yet bulunan yukarıda dosya numarasını zikrettiğim işbu davada, suçun mevzuunu teşkil eden ve müvekkilim Necip Fazıl Kısakürek tarafından kaleme alınan Vahidüddin Kitabı hakkında Atatürkçülük müesselerinden Atatürk'e bağlı bilirkişilerin müştereken "Hakaret yoktur!" hükmünü verdiği bu mevzuda kendimizi daha fazla savunmaya ihtiyaç görmüyor ve adil kararınızı saygı ile bilvekale arz ve istirham ediyoruz.
Sanık Necip Fazıl Kısakürek Vekili TÜRKLÜĞE HAKARET DAVASI'NDAN / 1947TÜRKLÜĞE HAKARET DAVASI'NDAN / 1947
"Yüksek muhakemenize karşı kuru usul ve basit (prosedür) yoluyla söylenecek son söz, bu âna kadar riyazî bir ispata kavuşturmuş bulunduğumuz emniyetiyle, şudur:
İzahını biraz evvel yaptığımız gibi, en uzak olduğumuz hedef padişahçılık, kâmil zıddiyle aksini yaptığımız iş de Türk milletini tahkirdir. Teşhir ve tahkir bakımından fertlerle, fertlerin şahıs cepheleriyle de hiçbir alışverişimiz yoktur.
Fakat işi, "hâkimin takdiri" denilen fevkalâde geniş ve şamil hakkaniyet duygusuna tevdi edince, kaydetmek zorunu duyduğumuz birkaç nokta kalıyor:
(Büyük Doğu), gerçek, saf ve aslî mânasiyle Müslüman; başımıza ne gelmişse İslâmiyet’i anlıyamamak, onu en yeni ve en ileri zaman ve mekânlara tatbik edememek yüzünden geldiği hükmüne bağlı; üç asırlık gerileme ve bir asırlık garplılaşma tarihimizin baştanbaşa cehil, taassup, anlayışsızlık, derken sahtelik, taklid, şahsiyetsizlik panayırlariyle doldurulduğuna kâni; hele Meşrutiyetten beri gelen inkılâplardan hiçbirinin eski hastalığa deva getirmediğine, eski yarayı büsbütün azdırdığına emin; millî kurtuluş hareketinin ise Türkü mekân ve madde pilânında kurtardıktan sonra zaman ve ruh plânında tam akamete düşürmüş bir seyir takib ettiğini muterif; bütün çareyi öz kökümüzle Garbın müsbet bilgiler lâboratuvarı arasında kurulacak asliyet ve şahsiyet temellerine dayalı bir köprüde bulan; ve yalnız bir dâvanın tecridini, teşhisini, tahlilini, terkibini, müdafaasını, taarruzunu, ilmini, polemiğini, mürakabesini, mücahedesini yapan, millî, millî üstü millî bir mefkûrenin ismidir. İşte bütün kabahat ve günahımız, yahut biricik fazilet ve sevabımız bundan ibarettir. Bizden yalnız bunun için nefret ederler; ve yalnız bunun içindir ki, gözlerine birtakım vesile mikroskopları takıp, hangi kabahatli uzvumuzu kesmekle kalbimizin durabileceğini ararlar. Çünkü onlarca baş suçlu kalbimizdir; kanun ise bu uzva hiçbir suç biçmemektedir. Topu topu iki yılı dolduran intişar hayatımızda üç kere kapatıldık. Yedi kere mahkemeye verildik. Politikanın doğrudan doğruya hüküm giydirdiği her defa yandık; kanunun mizan teşkil ettiği her defa da beraat ettik.
Muhterem Adalet Mümessilleri!..
Eğer kanun bir tansiyon âleti gibi, yalnız gördüğünü kaydeden, hatır ve gönül dinlemeyen, bir çöpçü ile bir hükûmet reisini bir tutan ulvî terazi ise, bu terazinin üzerinde sıfır noktasını geçecek hiçbir sıkletimiz yoktur. Yok, eğer kanun, ille bu terazinin ibresi bir sıklet kaydetsin diye sırtımıza zorla giydirilmek istenen kurşun yüklü gömleklere müsamaha edici bir politika telkiniyetine müstait bir nesneyse, sıkletimiz bir sene değil, tam altı sene ağır hapis istihkakını göstermektedir. Kanunun ne demek olduğunu ise mahkemeniz gösterecektir.
Alman devlet reisinin tehdidine "Berlin'de hâkimler vardır!" diye karşılık veren köylünün meşhur cevabını elbette biliyorsunuz. Eğer bu mahzun memlekette ve bu hazin şartlar içinde, hak ve hakikat adına çırpı nan, yırtınan, kıvranan birkaç mücadeleci kalem varsa, onların da tek tesellisi, kanunî mevzuların sıhhat ve adaletle tartılacağı bakımından "Türkiye'de hâkimler vardır!" kanaatıdır. Yoksa bütün teşkilatiyle üzerimize yürüyen zînüfuz ve zîşevket politika saikine karşı, hâmi ve müdafî, sığınak ve kucak diye kimi ve neyi bulacaktık? O zaman belki her fikir adamına, ya kasidecilikten, yahut tanzifat ameleliğinden başka bir iş düşmeyecekti. Yalnız sizin mevcudiyetinizdir ki, muhterem hâkimler, bize, üçbuçuk fikir ve dâva adamına, hak ve hakikatı belirtmek cesaretini vermekte ve arkamızı dayıyacak aziz bir siper teşkil etmektedir.
Muhterem hâkimler!
Ben bu ağzımla katiyyen beraetimi istiyemem! Bir masumun bir mahkemeden isteyebileceği ve benim istediğim tek nimet bu olsa da, ben bu vaziyette "beraetimi istiyorum!" demekten hayâ ederim! Ben sizden, Türkiye'de hâkimler bulunduğunu göstermenizi istiyorum!
Bir Türk fikir adamı, sizden, Türk kanunlarının bütün hakikatiyle tecellisini istiyor. Bir fikir adamı ki, (Hristantos veledi Prodromos) ismini taşımadığı için Türklüğe hakareti muhaldir... Bir fikir adamı ki, Sarayı Hümayuna mensup kilercibaşı bilmem ne paşanın oğlu da değildir ve hasbîlikten başka hiçbir vasfı yoktur... Bir fikir adamı ki, yalnız "Allah ve ahlâk" dediği için hapishaneye atılmıştır. Bir fikir adamı ki, ancak iki taksi otomobilini doldurabilen ve kendisine yüksek tahsil genci süsünü veren birkaç taharri memuruna karşılık, hakikatte bütün Türk gençliğiyle Türk halkının ketum ruhundaki sessiz alkışlar içindedir... Bir fikir adamı ki, İstanbul'u ziyarete gelen ve ne kendisini tanıyan, ne de kendisinin tanıdığı bir Prensesten para istediğini ima edecek kadar esfel ve ahmak; ve o Prensesi kapı kapı dolaştırıp "bu menfur yalana imkân olduğunu bilseydik İstanbul'a gelmezdik!" dedirtecek kadar denî ve şaşkın bir propagandayla çevrilmek istenmiştir... Böyle bir fikir adamı, Türk kanunlarındaki hakkını beklemekte; yalnız şu kadar söyleyebilmektedir:
- Gerilerde, derinlerde, enginlerde tek bir ümit kıvılcımına yer kalabilmesi için, Türkiye'de hakimler bulunduğunu gösteriniz!"
Necip Fazıl KISAKÜREK SÜMERBANK SAVUNMASI'NDAN / 1946SÜMERBANK SAVUNMASI'NDAN / 1946
"Latinlerin (Ekuitas), Fransızların (Ekite), Türklerin de Hakkâniyet dediği ulvî ölçüden, şimdi bize tayini gereken cezayı isteyeceğiz. Bu zamana kadar üzerinde gezindiğimiz girift ve muğdil mânalar, Hakimin işte bu hakkaniyet ölçüsüne göre üstünde oturduğu büyük ve şâmil selahiyet, her sahayı toplayıcı geniş takdir ve idrâk makamının icabına göre ayarlanmıştır. Medeni kanunun 4'üncü maddesi, hakime "hakkaniyetle hükmedeceksin" onu birbirine mücavir sebepler ve manalarla ihtilata sevketmiş, bütün bunlardan süzülecek müstakil bir vicdan temsil etmiye memur kılmış, böylece hakime bütün sadet ve mevzuları içine alan büyük ve ana mevzu, münhasır ve mücerret idrak ve takdir sadedi hakkını vermiştir.
Şimdi biz bu haktan ne istemeliyiz?... Eğer kanunlara göre, ceza hakiminin rolü, sadece suçun olup olmadığını tesbitten ibaret olmasaydı da, emme - basma tulumbalar gibi, hakim, hem suçun mevcut olup olmadığına, hem de suçsuzun hangi mükafata ehil olduğunu hükmetmek mevkiinde bulunsaydı, isteyeceğimiz beraatimiz değil, Sümerbank'ın "berayı ıslah" elimize tevdii olurdu.
Pek Muhterem Hakim;
Dünya fikir ve hukuk aleminin en büyük müdafaalarından biri, büyük mütefekkir Sokrat'ın (Apoloji) sinden şu birkaç satırı okumama izin istiyorum:
"Ben ne gibi bir cezaya mı müstahakım? Ömrüm boyunca dilimi tutmadığım için?.. Paraya, mala, hatipliğe ve memlekette durmadan ortaya çıkan türlü türlü rütbelere, entrikalara ve fırkalara bağlanmadığım için?.. Bu gibi faaliyetler altında yaşamayı kendime yakıştırmadığım, kendimi böyle bir hayat sürmeyecek kadar şerefli saydığım için... Kendimi böyle şeylere verecek olursam ne kendime, ne de size bir faydam olur diye onların hepsinden uzak kaldığım için?.. Bütün bunlar için ben ne gibi bir cezaya mı müstahakım?.."
Ve yine Sokrat cezasını tayin eder:
- "Bana (Pityon) da, Millet Sarayında ziyafet çekiniz!"
- Muhterem Hakim son cümlemi arz ediyorum:
- Ben, Türk vatandaşı ve muharriri Necip Fazıl, en fevkalade mikyasta doldurduğunuzu sezdiğim Türk kaza mevkiinin bir mümessilinden beraatimi istemeye utanırım. Hakkın bu kadar gür seslisini ve açığını istemek sanki hakimden şüphe etmek gibi bir his verir bana...
Takdirinizi bekliyorum... "
Necip Fazıl KISAKÜREK MALATYA MÜDAFAASI'NDAN / 1952MALATYA MÜDAFAASI'NDAN / 1952 Yüksek bir mahkeme huzurunda, fikir ve delilin boş bıraktığı yeri küfür ve hakaret kelimeleriyle doldurmaya çalışan, böylece yüksek mahkemenin de iffet ve haysiyetini hiçe sayan amme müdafiine teklif ediyorum:
Bütün hayatı çile, gözyaşı, ıstırap ve yoksulluk içinde geçen ve her türlü komplo, iftira, tahkir, tehdit, tazyik vasıtası altında bile kanuni davasından zerre feda etmeyen bu adamın suratına iyi baksın!... Eğer günlük politikaya küçük bir intisap gösterseydi şimdi savcıyı (diktafon) aleti olarak kullanmak mevkiinde bulunması lazım gelen bu adamın suratına iyi baksın!... 8 aydır korkunç zindan köşelerinde kül olup söneceği anı bekleyen ve "Yarabbi, canımı al, fakat beni düşman saflarına karşı rezil etme!" diye yalvaran bu adamın suratına iyi baksın!... Bakalım, nefret ve ıstıraptan göz göz olmuş bu suratta bir hokkabaz ve simsar çehresi görecek midir? Hokkabazlar, simsarlar, gerçek taassup ve cehalet hamileri ve müdafileri, fazla tarif gayretine girişmesinler! Arife tarif ne hacet... Namelerine ve yüzlerine tek bir göz atmak yeter!... "
Yazılarımdan, evet, bir çoğu tahrif edilerek üstü ve altı gizlenerek, bir kısmı bana ait olmadığı halde benim gibi gösterilerek verilen parçalar, netice itibariyle Malatya hadisesine taalluk bakımından, yukarıdaki marazi mantıktan daha ciddi bir şey ifade etmez. Üstelik takip edilmiş ve hükme bağlanmış neşriyat olarak, tekrar ele alınması ve kendisiyle alakasız bir planda yeniden canlandırılmak istenmesi noktasından, hukuki gafların ve muhal isteklerinin en garibini belirtir. Yok, eğer, dirayetli savcımızın muradı, bu yazılarla, benim sadece şiddetli Müslüman, milliyetçi, şahsiyetçi ve maymun vari taklit hareketlerine zıd bir tip olduğumu ispat etmekse, zahmetlerine yazık...Onu bana sorsunlar, itiraf edeyim, ve kanun dairesinde yalnız bu ölçülerin müdafaasından başka, şimdiye kadar gaye gütmediğimi bildireyim. Fakat lütfen kendileri de şunu itiraf etsinler:
-Zaten biz seni, Ahmet Emin’i öldürmek veya öldürtmekten değil, maalesef kanun dairesinde müdafaa ettiğin dünya görüşünden ona bağlı olarak çattığın hedeflerden dolayı takip ediyoruz! Malatya hadisesi, tarafımızdan tertiplenseydi ancak bu derecede verimli olması kabil, enfes bir bahanedir! Sen, Leydimakbet'in dediği gibi, er halinle, tipinle, üslubunla, boşlukta mekan işgal etme hassanla, hatta mide ve teneffüs cihazınla, uykularımızı kaçırdığın için mahkumsun!....
Ve işte bu yüzden elimize geçen bahaneyi, kalp akçe de olsa, kanuna, hakimlere ve adalete kadar sürmeğe, sağlam bir çek gibi göstermeğe kabulü için her şeyi yapmağa mecburuz! Matbuat, göze görünür bir cisim olan bizimle, millet ise göze görünür bir cisim olmayan Allah iledir. Yani ortada, göze görünür bir cisimden başka bir şey yoktur. Vaziyeti anla ve hükmümüze baş kes!
Bunu söylesinler, hatta pek kapalı söylesinler:"yalvarırım, yalvarırım, kanuna, adalete, hakimlere, selim akla, vicdana kıymasınlar: ben de bu samimiyet karşısında, yalnız bu kadarcık suçum için idam kararı rica edeyim!...
İslamiyet’in ve kalbin ana direği olan ihlas, bu bayların gönlünden uçup gitmekle, vicdanlarla dudaklar ve kalemler arasındaki mesafe, yıldızların başını döndürecek kadar uzamış, namütenahiye ulaşmıştır. İthamcılarımızın karakteri budur, fakat bu karakteri mahkeme ilamiyle tahkim ve takdis ettirme teşebbüsü, hıyanet ve cinayetin bu derecesi, tarih boyunca yalnız bir iki vak'aya münhasırdır. Böyle bir tarihi role namzet bulunan savcımızı, garp fikriyatının babası Socrates'e zehir içirten Anitüs ve Meletüs'le, hürriyet kahramanı Danton'u katlettiren (Fupqier Tinville) ler arasında, şimdiden alkışlarım."
Malatya Davasından Notlar:
Necip Fazıl ayağa kalkarak, iddia makamında sırf kendisine karşı çıkarılan 4 savcıyı göstererek demiştir ki:
-Amme avukatı olarak tek fikir etrafında tek kişinin temsil etmesi gereken iddia makamında bu 4 kişi de nedir? Ben hiç bir operada 4 tenor görmedim!
Necip Fazıl:
-Usule ait gayet mühim bir nokta arz edeceğim. Başlangıçta garip görünse de dinlenmesini istirham ederim. Hapishanelerde sanıklar ve hükümlüler "müddet-i umumi" tabirini "müddeyum" diye telaffuz ederler ve kendileriyle düşüp kalkan, cezalarını infaz ettiren, idam ipini çektiren "müddeiyum" olduğu için onu adaletin başlıca temsilcisi sayarlar. Mahkeme hey'etine de adeta onun bir nevi zabıt katipleri gözüyle bakarlar. Halbuki memleketimizde bazı hukukçuların bile tam manasiyle kestiremediği bir hüviyet olarak savcı, taraflardan biridir ve Batı dünyasında olduğu gibi mahkeme huzurunda yeri sanıkların yanı başıdır. Bu makamda da sanıkların her türlü hücum ve taarruzuna açık hedeftir. Bu bakımdan yüksek adalet temsilcilerinin huzurunda tıpkı sanıklar gibi davalı, davacı ve amme müdafiliğinden ibaret üç unsurdan biri olarak parmağını kaldırıp izinle konuşması ve mahkemenin cereyan şekli üzerinde asla müessir rol oynamaması icap eder. Halbuki hakimlerle aynı sırada ve seviyede oturan bizim "müdeyum"lar, sanıkları susturmakta hakimlerin kulağına eğilip laflar fısıldamakta mübaşire emirler vermekte, adeta duruşmayı idare rolüne bürünmektedir. Yağma yok efendim; bundan böyle yanımıza gelip mevki almasalar da, oturdukları yerden hüviyet ve salahiyetlerini bilerek hareket etmeleri ve her tezahürlerini yüksek heyetinizden müsaade alarak meydana getirmeleri lazımdır. Ve iyice kavramaları gerektir ki eğer hakimlerle aynı sırada oturuyorlarsa, bu, bir hukuk anlayışsızlığının marangoz hatası şeklinde tecelli etmiş ifadesidir.
Necip Fazıl: -Benim, müteşebbis sanıkları doğrudan doğruya azmettirdiğime dair elde hiç bir delil bulunmadığına, her şey yazılarımdan alınan ilhamla yapılmış farz edildiğinde ve bütün mes'ele böyle bir faraziyenin ceza hukuku bakımından suç teşkil edip etmeyeceği üzerinde olduğuna göre, bu davayı kökünden hall ve fasl edici bir misali takdim etmeliyim: Dünya edebiyatında kıskançlığın şaheseri (Otelle) dur. (Şekspir) in meşhur (Otelle)su. İmdi; hastalık derecesinde kıskanç bir koca, sırf bu hissi yüzünden karısını öldürse de cebinden (Otello) çıksa şu, kürsünün üzerine eğilmiş beni hayretle dinleyen kaytan bıyıklı savcı, (Şekspir)in iskeletine pranga vurulması için Londra Savcılığına müzekkere mi yazacaktır? Daha evvel de söylediğim gibi, her insanda, mücerrede ve umumi telkinlere karşı bir (fren) ve hareketini sırf nefsine bağlayıcı şahsi bir istiklal ve mesule duygusu olmak lazım gelmez mi?
Şahsen azmettirici olmadığı için yazılarının basın suçları çerçevesine girmesi icabetçiğini ve onların da zaman aşımına uğradığını iddia edip tahliyesini isteyen Necip Fazıl hakkinde ilk karar "zaman aşımı görülmediğinden tahliye isteğinin reddine" şeklinde olmuş, müteakip celsedense Necip Fazıl zaman aşımını isnat edince "her ne kadar zaman aşımını isnat edince "her ne kadar zaman aşımı görülmüşse de bu husustaki karar ana hükümle verileceğinden reddine" kaydiye, çok garip bir vaziyet doğmuştur.
Bunun üzerine Necip Fazıl celse kapandığı ve söz hakkı kalmadığı halde, reise hitap etmiştir:
- Efendim; zaman aşımının tespiti ve başka bir noktadan ittihat altında bulunmadığımın tasdiki, vaziyetimi, hukukta "mevad-ı ibtidaye" denilen çerçeveye sokar. Yani Ali aranıyor da Veli olduğum halde Ali yerine de, "Öylesin amma, bu hususta verilecek karar ana hükümle verileceğinden tahliye talebinin reddine" mukabelesinde bulunuluyor. Öyleyse, Ankara'da ne kadar hırsızlık, cinayet, ırza tecavüz vakıası varsa hepsinin birden fâili olarak beni tutsunlar ve benim, aranan adam olmadığım hakkındaki iddiama, "Karar ana hükümle verileceğinden tutukluluk halinin devamına" kararını versinler!...
Necip Fazıl'ın bu hitabına, reisin verdiği fevkalade mânâlı bir cevap vardır:
-Hakkınız var, Necip Fazıl!
Reis Dazıroğlu, zamanenin politikasını ve adalet üzerindeki tazyiklerini istihza yoliyle teşhir eden bir insandı.
Nitekim, Necip Fazılcı reis odasına çağırtmış, yanından jandarmaları uzaklaştırmış ve ona şöyle demiştir:
-Tavan üzerime yıkılacak gibi oluyor. Cübbemi paralayacağım geliyor. Fakat sizi tahliye edemiyorum! Anlayınız!...
Necip Fazıl KISAKÜREK REJİMİ KÖTÜLEME DAVASI'NDAN / 1947
"İslami nizamı propaganda ettiğimizi söylüyorlar! Şüphe mi var? Biz yalnız bu işi yapmıyor. Bu işi yapmak için yaşıyoruz. Fakat propaganda kelimesine iştirak edemeyiz. Bu hasis ve sefil kelime, İslam’ın ulviyet ve üstünlüğünü tesbit etmek gibi bir fiile alem olamaz. İslamın ulviyet ve üstünlüğünü haykırmak ve anlatmak kanunca bir suç mudur? "İslam ulvidir" demek, başka her şey sefildir ve yıkılmalıdır" demek midir"
Yazılı iddianamesine (Bedeviyyet) kelimesini koymayıp bunu huzurunuzda söyliyen ve yüzlerce müslümanı bu odada can evinden yaralıyan savcıya, ellinci kuşak büyük babasıyla ellinci kuşak torunu davacı olacağı zaman kurtulabilmesi için, çare olarak şimdi ayağa kalkıp nadim olduğunu söylemesini ve istiğfar etmesini hatırlatmak müslümanlık vazifemdir."
March 12 İnternet Dualarından BiriADI GEÇEN “VASİYETNAME” HAKKINDA, BU KONUDA İHTİSAS SAHİBİ BİR HOCANIN VERDİĞİ CEVAP AŞAĞIDADIR..
Aşağıda metnini verdiğim vasiyetname bana bir arkadaşım tarafından iletildi. Bu vasiyetnamenin sıhhati, mahiyeti ve bize yüklediği yükümlülük konusunda bizleri aydınlatmanızı rica ediyor... Şeyh Ahmed'in Vasiyetnamesi "Medne-i münevvereden gelen bu vasıyetnameyi okuyun Medine-i münevverede Türbe-i Serif Hatibi Seyh Ahmet Diyor ki: 'V ilazim bu vasiyetnamede zerre kadar yalan yoktur. Bir cuma gecesi namazımı eda edip uyumaya varmıştım. Harem-i Şerif tarafından "Ya Şeyh Ahmet" diye bana bir nida geldi. "Lebbeyk ya Rasull " deyip Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in şahsını gördüm. Rasull (s.a.v.) efendimiz şöyle devam etti: Ya Şeyh Ahmet!...Allah-ü Teala huzurunda yüzüm kalmadı. Sana haber veriyorum ki geçen cumadan bu cumaya 16000 kişi öldü, içlerinden bir tek müslüman çıkmadı, gelenlerin amel defterlerini kara ve sol elinde gördüm. Ya Şeyh Ahmet!...Evvela ana ve babalarına asi oldular ve zekatlarını men ettiler, hacı olup haram yemeyi adet ettiler, herkes nefsinden baska bir şey düşünmedi, yüzlerinde haya kalmadı. Dünya malı ile nasip olan tartılarına hiyanet etmeyi adet ettiler. Ya Şeyh Ahmet!... Benim ümmetlerime haber eyle, yaptıkları günahlardan tevbe ve istigfar etsinler, namaz kılsınlar, zekat vermesini adet etsinler. Ya Şeyh Ahmet!. . ümmetlerime haber eyle ki kıyamet alametleri zuhur ediyor. Hak Teala'ya asi olmasınlar. Çok yakın bir zamanda 3 gece güneş tutulacak, üç günden sonra magribten dogup maşrika batacak, Kuran-i Kerim insanların gözüne gözükmeyecektir. Ümmetime söyle günahlarına tevbe etsinler, yakın bir zamanda İsa (a.s.)'nin inmesi zuhur edecek. Ya Şeyh Ahmet! Ümmetime haber eyle, Kudret kalemiyle her kim bu vasiyetnameyi bir köyden bir köye, bir kazadan bir kazaya, bir ilden bir ile, bir devletten bir devlete gönderirse Huzur-u mahşerde günahları affedilir. Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v.)'yi şahsi ile görmüs olur. Kim vasiyetnameyi işitipte yazmazsa bir köye veya bir başka yere göndermezse, yüzü kara ola. Türbe-i Şerif'in Hatibi Şeyh Ahmet 3 defa yemin edip, 'V ilazim bu vasiyetnamede yanlış bir haber verirsem, bu dünyadan öbür dünyaya imansız gideyim' dedi." Cevap: Bu vasıyetname, küçük farklarla benim çocukluğumdan beri elden ele dolaşır. Bazılarında "yaymada kusur gösterenlere ağır tehditler de bulunduğu için insanlar korkarlar ve birbirlerine nakleder dururlardı. Hayli zamandır vasiyetname gündemden kalkmıştı, anlaşılan birilerinin ellerine geçmiş ve yine gündeme sokulmuş. Medine'de türbe-i şerif diye bir yer ve onun hatibi yok. Efendimiz'in türbesi kastediliyorsa bunun da hatipleri eskiden beri biliniyor ve onlardan böyle bir vasiyetname haberi çıkmamıştır. Mümkün müdür? denirse.. Elbette bir insan rüya görebilir, rüyasında Sevgili Peygamberimizi de görebilir (Allah cümlemize nasip buyursun, amin!), Peygamberimizin rüyada bir şeyler söylemesi de mümkündür, ancak bütün bunların geçerliği, Kitap ve Sünnette açıklanan, İslam alimlerince yorumlanıp yazılan kurallara uygun olmasına bağlıdır. Bence uydurma olan vasiyetnamede doğrularla yanlışlar birbirine karıştırlmıştır. Aba babaya asi olmak, zekat vermemek, başkaca günahlar işlemek elbette doğru değildir, yapılmaması gerekir, ama bir haftada 16 bin kişinin öldüğü ve hiçbirinin imanla göçmediği ifadesi abartılıdır ve müminlere sui zandır. Ayrıca belli bir dönem müslümanlarının günah işlemeleri yüzünden Peygamberimizin, "Allah katında yüzünün kalmaması" islami kurallara aykırıdır; her koyun kendi bacağınan asılır, Peygambeimiz tebliğ vazifesini tam olarak yerine getirmiştir, şimdi o, Rabbi katında hayal edilemez nimetler ve lutuflara gark olmuştur. Kıyamet alametleri konusunda vasiyette geçen alametler zaten rivayetlerde mevcuttur, onların ne zaman olacağını da yalnız Allah bilir. Bu ve benzeri haberlere itibar etmemek ve başkalarına haber vermemek en iyisidir; bundan dolsayı da -başına kötü bir şey gelmek şöyle dursun- insan ecir alır, sevaba girer. Kaynak: http://www.ashabilyemin.com |
|
|