Kenan's profileKenan'ın TükkanıPhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
|
November 14 BİR PROFÖSÖRÜN MEZUN EDECEĞİ TALEBELERİNE VERDİGİ SON DERSBİR PROFÖSÖRÜN MEZUN EDECEĞİ TALEBELERİNE VERDİGİ SON DERS
Bu kainatın öyle bir donanımcısı vardır ki, bütün mevcudatı ve içinde yer yüzünü 'create' etmiş; Güneş’i bir 'power source', Ay’ı bir 'system clock' yapmış. O 'power source' dir ki, kesintiye uğramaz ve o 'system clock'tır ki, şaşmaz ve şaşırmaz, o donanımcının ilminin ve sanatının nihayetsizliğini gösterir. Bu zat aynı zamanda öyle yüce bir programcıdır ki, şu muazzam dünya üzerinde çalışacak şekilde koca hayat programını yazmış, yüz binlerce yıldan fazladır, 'error' verdirmeden, 'crash' ettirmeden çalıştırıyor. Eğer onun ne kadar iyi bir programcı olduğunu da anlamak istersen, önce kendine bak. Gözünle göremediğin küçücük bir hücrene bütün kodunu 'save' etmiş ve yine o küçücük hücrende 'execute' ettiriyor. Madem ki, DNA'nın bir program olduğu apaçıktır ve bir program programcısız olamaz demek ki, senin programcılığın ancak o büyük zatın programcılığına ancak bir ayna hükmündedir. Yine senin bütün hücrelerinden oluşturduğu 'network'ün içinde hadsiz protokollerle o hücreleri konuşturduğu gibi, madem ki, senin de diğer insanlarla türlü dillerde ve protokollerde konuşabilmen için gerekli donanımı yanına vermiştir, öylece de gördürüyor, konuşturuyor ve dinletiyor. Ve madem ki, sen, etrafındaki bütün cisimlerden haber alasın diye ışık, ses gibi türlü medyayı hazırlamış kullandırıyor. Sen bunları keşfeder, kullanır fakat bir yenisini ekleyemezsin, o halde vyle büyük bir 'network' uzmanı zat vardır ki, senin her türlü ihtiyacını bilir, ona göre teçhizatını verir. Senin 'network'çülüğün ancak onun, sonsuz ilminden sana verdiği bir küçük parça ve bir büyük nimettir. Arkadaş, aldanma! Bu güzel dünya hayatı programı bir 'limitet trial version' dur, görüyorsun ki, elde ettiğin malı-mülkü hiç bir surette 'save' edemiyorsun. Öyle ise; bu kainat yazılımını yazanı tanı. Hem hiç mümkün müdür ki, bir programcı bu kadar güzel bir program yapsın ve yaptığı programda 'about' kesimi koyup kendini tanıttırmasın. Öyle ise bu kainatın en büyük 'donanımcısı', 'programcısı', 'network'güsü ve 'system administrator'u olan zatın her yere işlediği 'about' kesimlerini gör, öğren, 'full versiyon'unu kazanmak için çalış. Unutma ki, hiç bir hareketin atlanmadan çok dikkatli 'log'lar tutuluyor. Bu 'log' lar her şeye gücü yeten o 'system admini' tarafından 'open' edilip 'check' edilecektir.
Aman ha dikkat ! October 08 Peygambere unutturulan o sözler
Fahr-i Kâinât Efendimiz, Kadir Gecesi'nin vaktini biliyordu. Hangi gün olduğunu söyleyecekti. Tam o esnada olan bir olay nedeniyle peygamberimize bu unutturuldu.
Gecelerin efendisi
Üç aydır devam eden rahmet, bereket mevsiminin son noktasına ulaştık. Her biri manevi yükselişimiz ve rızaya ermemiz için ayrı birer rampa olan kandil gecelerinin son ve en kıymetli halkasındayız. Zaman September 27 ALLAH'IM !Ya Allah!
Dünya ve ahirette karşılaşacağım her bir korku için 'lailaheillallah' ı, Her keder ve üzüntü için 'maşa'allah'ı, Her bir nimet için 'elhamdulillah'ı, Hayret verici her şey için 'subhanallah'ı, Her bir günah için 'estağfirullah'ı, Her darlık için 'hasbiyallah'ı, Her musibet için 'inna lillahi ve inna ileyhi raciun'u, Her bir kaza ve kader için 'tevekkeltu alellah'ı Her bir itaat ve isyan hareketi için 'la havle vela guvvete illa billahil aliyyul aziim'i, hazırladım. Ey Rabbım! Bize arttır da eksiltme, bizi şereflendir de hor ve hakir kılma, bize ver de mahrum bırakma, bizi seç de üzerimize ihtiyar etme. Bizden razı oluver bizden kabul eyle. Ey Kerem sahibi! Ey esirgeyenlerin en merhametlisi! Duamı kabul eyle. Hamd alemlerin Rabbın'a mahsustur. ALLAH'IM !
BANA ÖYLE BİR GÖNÜL VER Kİ: Bir kuruluşun tepe noktasında yetkili olsam bile, bunu asla başka şekilde kullanmamalıyım. Günlük yaşamda "ben" yerine, daha çok "sen" sözcüğünü kullanabileyim... BANA ÖYLE BİR SEVGİ VER Kİ: Sonsuz bir hazine gibi bitmesin, çoğalsın daha da sevdikçe, doldursun sarsın çevremi. Hatta düşmanlarımı da sevebileyim... Herkesten daha çok çalışabileyim, tutsak düşmeyeyim doğanın koşullarına, eşim ve çocuklarımı da mutlu et ki, mutluluğu başkalarına da götürebileyim... BANA ÖYLE BİR SAĞLIK VER Kİ: Düşünebileyim, konuşabileyim. BANA ÖYLE BİR ERDEM VER Kİ: İbadet edebileyim, iyilik etmeyi ve sevinçten buğulanmış gözlerle, teşekkür edenlere; bir şey yapmadım, anımsamıyorum diyebileyim. BANA ÖYLE BİR YETENEK VER Kİ: İyi eş, baba, anne, iyi komşu, iyi arkadaş, iyi vatandaş olabileyim. BANA ÖYLE BİR UMUT VER Kİ: Bugüne kadar yapmış olduğum hatalar için karamsarlığa düşmeyeyim, her şeyden aklanmış olarak yaşama yeniden başlamak üzere bağışlanabileceğimi bileyim. BANA ÖYLE BİR ANLAYIŞ VER Kİ: düşünebildiğim, yargılayabildiğim, inandığım, kahrolduğum, varolduğum şu anda bu sözleri söyleyebildiğim için şükredebileyim. BANA ÖYLE BİR TALİH VER Kİ : Yıllar sonra beni hatırlayanlar "herkese iyilik eden, tüm insanları seven, o düzeyde de sevilen bir kişiydi " diye konuşsunlar ve ben de huzur içinde olabileyim. BANA ÖYLE BİR İRADE VER Kİ: Bir gün yenilip, içimdeki şeytanın kurallarına doğru yönelirsem; bu bir düşünce ise düşüncemi, bu bir adım ise ayağımı, bu bir uzanma ise elimi durdurabileyim. BANA ÖYLE BİR SABIR VER Kİ: Sükûneti bulayım, durabileyim, düşünebileyim. AMİN
___________________________________________________________________
Yarabbi senden başka gidecek kapım yok.
Kalbimde gecenleri bilensin
Yarabbi yüzümü yere düşürme ver yarabbi ver sen vermeyi seversin.
Islat bizi Rahmetinle arzularımız gider yarabbi...
___________________________________________________________________ September 20 Kuran-i Kerim Dinle
September 19 Kuran-i Kerim Dinle
ALLAH(cc)ın SELAMETİ ÜZERİNİZE OLSUN
Namaz Duaları
Sübhâneke Okunuşu [mp3] Ettehıyyâtü Okunuşu [mp3] Allahümme Salli Okunuşu [mp3] Rabbenâ âtina Okunuşu [mp3] Kunut Duâları Okunuşu [mp3] - Okunuşu [mp3] Fâtiha Sûresi Okunuşu [mp3] Fil Sûresi Okunuşu [mp3] Kureyş Sûresi Okunuşu [mp3] Mâûn Sûresi Okunuşu [mp3] Kevser Sûresi Okunuşu [mp3] Kâfirûn Sûresi Okunuşu [mp3] Nasr Sûresi Okunuşu [mp3] Tebbet Sûresi Okunuşu [mp3] İhlâs Sûresi Okunuşu [mp3] Felâk Sûresi Okunuşu [mp3] Nâs Sûresi Okunuşu [mp3] Âyet-el Kürsî Okunuşu [mp3] September 16 İbadetlerin İç AnlamıNamazın İç Anlamı
Namaz kılmak İslam'ın şartlarından ikincisi ve ibadetlerin en önemlisidir. Günde beş vakit olarak her müslüman için farzdır. Beş vakit namaz tek başına ve topluca (cemaatle) kılınabilir. Namaz kılmak için yapılan câmiler İslam mimarisinin en önemli yapılarıdır. Haftada bir cuma namazları topluca camilerde kılınır. Yılda iki defa kılınan Bayram namazları da aynı şekilde toplu olarak kılınır. Cemaatle kılınan namazlar dînin sosyalleşmesinin en belirgin örnekleridir. Bir hadiste: "Evimizin önünden akan bir nehir olsa, günde beş defa bu nehirde yıkansanız, üzerinizde kirden pastan hiç eser kalır mı? İşte beş vakit namaz böyledir, günahları siler süpürür."1 buyrulmuştur. Yani namaz insanın ruhunu yıkar, kalbini saf ve temiz hale getirir. Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle, yerdeki ve gökteki bütün varlıklar Allah'ı tesbih ederler, (İsra 17/44) yani kendi dilleriyle O'na ibadet halindedirler. İşte namaz onların hepsinin ibadet şekillerini içinde toplamaktadır. Metafizik bir bakışla, dağların dikey, hayvanların yatay vaziyette; bitkiler kökleriyle besinleri aldıkları için onların da başları aşağıda olarak, hal diliyle fiilen Allah'a ibadet ve tâatte bulundukları söylenebilir.2 İnsan namazda kıyamda iken dikey, rükûda yatay bir halde bulunur. Secdede ise başı yerdedir. Bu sonuncu halde iken Allah'a âzamî derecede yaklaşır. Secde vaziyeti insanın Rabbine en yakın olduğu haldir. İnsan Allah karşısında maddî olarak ne kadar eğilir ve küçülürse, mânen o nispette büyür ve yücelir. Namaza başlama tekbiri sırasında "Allah'ü Ekber" diyerek elini kaldıran insan sanki şunu demek ister: "Ben şu anda bütün dünyevî kaygıları ve maddî düşünceleri, kısacası Hak'tan gayri her şeyi elimin tersiyle arkaya atıyor ve yüce Mevlâ'nın huzuruna çıkıyorum." Bu niyet ve duyguyla ibadete başlayan kişi; namaz sırasında Allah'a tam bir yakınlık içinde olacaktır. Onun için "Namaz mü'minin mîracıdır."3 buyrulmuştur. Mîraç sırasında Sevgili Peygamberimiz nasıl ki, Allah yakınlığının son noktasını yaşamışsa, müslüman için de namaz, Allah'la beraber olmanın yoludur. Kur'an-ı Kerim'de namazın kötülüklere engel olacağı belirtilir (Ankebut 29/45). Namaz kıldığı halde ahlâksız davranışlardan geri kalmayan kimse, büyük ihtimalle zamanla düzelecektir. Bunun örnekleri az değildir. Namazın özü: a) Allah'ın huzurunda kalbin huşu ile yani saygı ve korku ile dolması, b) Dil ile Allah'ın anılması, c) Bedenle O'na âzamî derecede tâzim ve saygı tavrı sergilenmesinden ibarettir. Bu üç unsur öteki dinlerin ibadetlerinin de özü sayılır. Bu üçü arasında en önemli olan ise birincisidir. Dilsiz kimse ikincisini, kötürüm kimse de üçüncüsünü yerine getiremeyebilir. O halde namazda özün özü kalpteki Allah'a yöneliş, O'na olan sonsuz saygı ve sevgi duygusunu canlı tutuştur.4 Allah'ı seven ve sayan O'nun emirlerine uyup yasaklarından kaçacaktır. Sahibini ahlâksızlık sayılan tutum ve davranışlardan vazgeçirmeyen namaz faydasızdır. Kur'an'da gaflet içinde ibadet edenler için "Yazıklar olsun o namaz kılanlara" "(Mâun Sûresi) buyrulur. Hadiste: "Nice namaz kılanlar vardır ki, kıldıkları namazdan ellerine geçen sadece uykusuzluk ve zahmettir."5 denir. Yunus Emre şöyle der: "Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil / Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil."6 Kur'an-ı Kerim' de namaz "zikir", yani Allah'ı anma, O'nu hatırlama olarak da ifade edilir (Ankebut 29/45). Bir kimsenin namazı, o sırada Allah'ı hatırlaması ölçüsünde değer taşır. Gaflet içinde kılınan namaz şeklen namaz olsa bile, gerçek namaz olmaktan uzaktır. Bununla birlikte namaz sırasında bir an bile Allah'ı hatırlayıp, kendini O'nun huzurunda hissetmek dahi bir başarıdır. İnsan namaz kılarken en azından böyle bir huzur ânını yakalamayı düşünmelidir. Bu büyük bir mutluluktur. Bu ânın başlama tekbiri sırasında yakalanması daha uygun ve kolay olur. Gerçek namaz mîrac olmaya aday namazdır. Gündelik namazlarımız onun taklidi sayılır. Özlenen o asıl namaza ulaşabilmek için ihlâs ve samimiyetle gayret göstermeye devam etmelidir. Hep aynı noktada çakılıp kalmak, bir gelişme göstermemek hoş değildir. "İki günü biri birine eşit olan ziyandadır." Namazdaki hareketleri ve taşıdıkları mânâları biraz daha yakından ele alalım. İ. Hakkı Bursevi başlama tekbiri alırken iki elin birden kaldırılmasını şöyle yorumlar: "İşin gerçeği şudur: Sağ el âhiretten, sol el dünyadan ibârettir. Elleri kaldırmak ise, dünya ve âhiret ilgisini elden çıkarıp arka tarafa atmak ve her ikisi sebebiyle de büyüklenmeyi yok etmek anlamını taşır." Aynı müellifimiz, abdesti mâsivâdan ayrılmak, namazı ise Hakk'a kavuşmak olarak değerlendirir (Vudu ki mâsivâdan infisal, salât ki Hakk'a ittisaldir).7 Namazda ilk okunan dua olan "Sübhâneke" kelimesinin anlamı "Allahım seni tesbih ve tenzih ederim, sen en yücesin, sen en büyüksün" demektir. Bu düşünce ve duygularla Allah'a yönelen kul, O'nu içinde duymaya çalışır. Daha sonra "Fâtiha" suresi okunur. Burada Rab'la bir konuşma söz konusudur. Önce Allah'a hamt edilir. O'nun âlemlerin Rabbi olduğu, her şeyin sahibi ve hâkimi bulunduğu belirtilir. "Yalnız sana kulluk ederiz." denir. Bu, tasavvufta "fark" makamının ifadesidir. Daha sonra "Yalnız senden yardım dileriz." denir. Bu ise "cem" makamının simgesidir.8 Yani bana kulluk etme imkan ve gücünü veren de sensin demektir. O halde: "Ya Rab, ben sana sığınıyorum. "Bizi sırât-ı müstakîme (doğru yola) ilet." diye dua ve niyazda bulunulur. Bir kudsi hadiste Yüce Allah şöyle buyurur: "Ben namazdaki Fâtiha suresini kulumla kendi aramda yarı yarıya bölüştürdüm, kulumun istediği onundur." der ve şöyle devam eder: Kul "Elhamdü lillâhi Rabbi'l'âlemîn" dediği zaman, Allah: "Kulum beni senâ etti" der. Kul: "Mâliki yevmiddîn" dediği zaman, "Kulum beni övdü" der. Kul "İyyakena'budu ve iyyakenestain" dediği zaman: Allah: "Bu kulumla benim aramdadır ve kulumun istediği hakkıdır" der. Kul: "İhdine'ssırâta'l-müstakîm sırâtallezine en'amte aleyhim gayri'l-mağdubi aleyhim ve le'ddallîn" dediği zaman Allah: "İşte bu kulumundur ve kulumun istediği hakkıdır" buyurdu."9 "Rükû" eğilmek demektir. Allah'a saygının, Onun büyüklüğünü itiraf etmenin fiilî şeklidir. İnsan aziz (izzet sahibi, değerli) bir varlıktır. Başka fâni varlıklar karşısında eğilmek ona yakışmaz. Allah'ın huzurunda eğilip, kulluğun sâdece O'na âit olması gerektiğini bilenler, başkaları önünde eğilmezler. "Hakîkî hürriyet ubûbiyyettedir."10 Bir tek kapıya, yani yalnızca Allah'a kul olmasını bilenler başka kulluklardan; insana, paraya, mevkiye, şöhrete kul olmaktan yakalarını kurtarmış olurlar. Rükûda Allah'ın azamet ve yüceliği dile getirilirken, doğrulunca da şükrün O'na mahsus olduğunu belirten sözler söylenir. Bir hadiste Allah'ın bu sözleri işittiği müjdesi verilir.11 Secde hâlinin, namazda insanın Allah'a en yakın vaziyet olduğuna evvelce değindik.12 Namazın sonunda okunan "Ettahiyyâtü" duasıyla ilgili şöyle bir görüş vardır: Bu dua, Miraç'ta Hz. Peygamber'le Yüce Allah arasında geçen bir konuşmanın hâtırasıdır.13 O mutlu anda Resulullah "Her türlü selâmın, duanın, güzelliğin Allah'a yönelik olduğunu" söyler. Allah da: "Ey Peygamber selâm/esenlik, rahmetim ve bereketim sana olsun." diye mukabelede bulunur. Bunun üzerine Hak Resûlü: "Esenlik ve güzellikler aynı zamanda Tanrı'nın iyi kullarının da üzerine olsun." der. Ve şehâdet kelimesiyle duasını bitirir. Namazın mü'min için mîraç olduğunu söylemiştik. Namazını bu duygularla kılabilen kişi, Tahiyyat duasını okurken, onun anlamını da düşünerek aynı şuur ve aynı düşünceyi kafasında, gönlünde canlandırmaya çalışır.14 Böylece Rabbiyle konuşmasını devam ettirmiş olur. Bir hadiste, namaz sırasında Allah'ın kıble ile bizim aramızda olduğu belirtilir.15 Burada elbette maddî bir keyfiyet söz konusu değildir. Okuduğu sure ve duaların mânâlarını da göz önünde bulunduran kişi, namazda Rabbiyle karşı karşıyaymış, O'nunla konuşuyormuş gibi bir yakınlık duygusu hissetmeye çalışmalıdır. Bu seviyeyi yakalayamamak namazdan vazgeçmeyi gerektirmez. Gönül ehli şöyle diyor: "Önünde beklediğiniz kapıyı cevap almak için çalınız. Cevap gelmeyince vazgeçen muhtaç değil demektir. Bu durumda ev sahibi ona ilgi göstermez. Bu yüzden namaz terkedilirse mânevî kayıp büyük olur." Namazda Allah'ın huzurunda bulunduğunun farkında olmayan ve aklı fikri ticaretinde veya başka dünyevi işlerinde takılıp kalan kimse, gerçek anlamda namaz kılmış sayılmaz. Hz. Ali'nin, bacağına saplanan bir okun çıkarılması sırasında, onun vereceği acıyı hissetmemek için namaza durduğu ve o esnada çıkarma ameliyesinin yapıldığı söylenir.16 Gerçekten, zihin daha önemli bir şeyle ciddi şekilde meşgul olursa, fiziksel acılar duyulmaz. Bu yönden namazın öteki ibadetlerden farklı bir özelliği vardır. Namaz kılan kimse, görünüş olarak da başka hiçbir şeyle meşgul olamaz. Namazı onu diğer işlerden alı kor. Meselâ oruç tutan bu sırada alış veriş yapabilir, Hac ibadetinin yapıldığı günlerde de bu mümkündür. Namaz sırasında ise bu kabil şeyler söz konusu değildir. Yûnus Emre şöyle der: "Bir dona kan bulaşacak yumayınca mismil olmaz / Gönül pası yumayınca namaz edâ olmayısar."17 İsmail Hakkı Bursevî beş vakit namaz için şöyle bir sıralama yapar: Sabah namazı sırr 'ın payıdır. Çünkü o, gecenin karanlığına yakın bulunması dolayısıyla, öteki namazlara göre "gayb"tır. Nitekim "sır" da sair kuvvelere göre gaybdır. Öğle namazı rûh 'un payıdır. Çünkü ora rûhun zuhûru miktarınca tam zâhir oluş vardır. Ruh âlem-i halktandır. Zira her ne kadar bizzat görülmezse de, uzuvlar ve kuvvelerdeki tezahürleri cihetiyle eserleri müşahede edilir. İkindi namazı kalb 'in payıdır. Çünkü o orda namazdır, nitekim kalb de uzuvların ve kuvvelerin ortasındadır. Bunun içindir ki "Kalb iyi olduğu zaman bütün ceset iyi olur, o bozulduğu vakit bütün ceset bozulur."18 Akşam namazı, kendisinde nurun batması dolayısıyla nefs'in payıdır. Nefs, "emmâre" mertebesinde karanlık ve siyahtır. "Levvame"de karanlığı hafifler. "Mülheme"ye intikal ettiği zaman aydınlanmaya başlar. Nihayet "mutmainne" olunca onun hali, güneşin doğuşu sırasındaki insan durumuna benzer. Yatsı namazı, tabiat 'ın payıdır. Çünkü yatsı, tabiatın vasıflarından olan uyku vaktidir.19 Sufî müfessirimiz, namaz vakitlerini meleklerin kanatlarına benzetir, insanın onlarla mâna âleminde uçtuğunu söyler. Cesedi göklere yükselmeye yetmeyen için mânevî mîrâcı tahsil etmek üzere namaz konulmuştur. Mânevî kanat maddî kanattan daha güçlüdür. Namaz rekâtları, organların hareketine muhtaç bulunmak itibâriyla her ne kadar maddî bir görünüme sahipse de, sahip oldukları hususlar ve onlardan hâsıl olan neticeler manevîdir. Namazda asıl olan "iki rekât" olarak kılınmasıdır. Bu da Allah'ın Cemâl ve Celâl'ine işarettir. Daha sonra bu iki rekât üzerine bir veya iki rekât ilâve edilmiştir. Şöyle ki: Sabah namazı iki rekât olarak farz kılınmıştır. Öyle bir vakitte ki: Bir taraf gecedir, gece Zâtî Celâl mertebesi olan "Lâ taayyün" mertebesine işaret eder; bir tarafı gündüzdür. Gündüz vücûdî ve hakîkî Cemal mertebesi olan "Taayyün" mertebesine işaret eder. Ayrıca sabah namazının birinci rekâtı Celâl mertebesine, ikinci rekâtı Cemâl mertebesine işarettir. İki rekâtın toplamının birliği, kendisinde bu iki mertebenin toplandığı Kemâl-i Zâtîye işarettir. Akşam namazı sabah namazının aksidir. Çünkü Ahadiyyet-i câmia onda gizli bunda açıktır. Nitekim akşamda birinci rekât Celâl'e, ikincisi Cemâl'e, üçüncüsü ise Kemâl-i câmia işarettir. Yatsı namazı, dört rekâtıyle "Lâ taayyün"e işarettir. Burada gecenin vücûdu için celâl mertebesinde bilkuvve; zat, isimler, sıfatlar ve fiiller olarak dört taayyün söz konusudur. Öğle namazı, dört rekâtı ile gündüzün vücûdu için cemâl-i ilâhî mertebesinde bilfiil aynı dört taayyüne işarettir. İkindi namazı, dört rekâtı ile, bu vakitte başkalaşma (tegayyür) olduğu için bilfiil cemâl-i kevnîye işarettir. Bu tasnifte bir ölçüde namaz vakitlerinin özelliğine de değinildiği görülür.20 Müellifimiz namazın sonundaki selâmlar hakkında şu beyanda bulunur: "Namaz kılan, vuslat ve cem'in ancak tevhid ile gerçekleşeceğine işaret olmak üzere, namaza tekbirle girer; ayrılık ve fark'ın ikilikte olacağına işaretten namazdan iki selâmla çıkar. Tevhîde girdiği zaman vuslat âlemine girmiş olur. Buradan namazın maddî şekli ile elde edilen mânevi mîracın değeri anlaşılmış olur. Bunun için Peygamber (as), daimî mîraçta olmasına rağmen "Bizi rahatlat ey Bilâl!"21 buyurmuşlardır." Serrac'a (ö.378/988) göre namazda kıyam edebi, Allah'ın huzurunda bulunma şuurudur. Kıraat edebi, Kur'an âyetlerini gönül kulağıyla dinliyormuş gibi, yahut da Allah'a okuyormuş gibi bir duyguyla okumaktır. Rükû edebi, Allah'ı yüceltmek, kendisini bir toz zerresi gibi görmek, "Semiallahü limen hamideh" sözünü Allah'ın işittiğini bilmektir. Secde edebi, Allah'a en yakın olma halini hissetmek ve O'nu aziz bilmektir.22 Hucviri (465/1072) namazın şartlarıyla ilgili olarak şu yorumları getirir: "Zahirde necâsetten, bâtında şehvet ve süfli arzulardan arınmak ve temizlenmektir. Zahirde elbiseyi necasetten temizlemek, bâtında bu elbiseyi helâl yoldan temin etmektir. Zahir kıblesi Kâbe, batın kıblesi Arş, sırrın kıblesi müşahededir. Nefs mücahedesi ile uğraşmak namazdaki kıyam gibidir. Zikr-i dâim namazdaki kıraat gibidir. Namazda huşûun şartı sağında solunda kimin bulunduğunu bilmemektir."23 DİPNOTLAR: 1. Müslim, Mesacid, 283. 2. Bu konuda bk. M. Hamidullah, İslama Giriş, 85; A. Avni Konuk, Fususu'l-Hıkem Terceme ve Şerhi, IV, 337, İstanbul, 1992. 3. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, IV, Yûnus suresi 10. âyetin tefsiri. 4. Bk. Şah Veliyyullah Dehlevî. Huccetullahi'l-Baliğa. I, 286, çev. Mehmet Erdoğan, İz Yayıncılık, İstanbul, 1994; S. Uludağ, age, 82. 5. İbn Mâce, Sıyam, 21. 6. Yunus Emre Divanı (M.Tatçı), 133. 7. İsmail Hakkı Bursevi, Kitâbü'n-Netice II, 62, Hazırlayanlar: Ali Namlı - İmdat Yavaş, Însan Yayınları, İstanbul ,1997. 8. Kuşeyrî, Risâle, çev. Süleyman Uludağ, 155, Dergâh Yayınları, İstanbul 1978. 9. Müslim, Salât, 37; İbn Arabî, Mişkâtü'l-Envâr, çev. Mehmet Demirci (Nurlar Hazînesi), 98-100, İz Yayıncılık, 2. baskı, İstanbul, 1994. 10. Bk. Kuşeyrî, Risale terc. "Hürriyet" bahsi, s.316. 11. Müslim, Salât, 62; Nurlar Hazinesi, 98, 12. Müslim, Salât, 215. 13. Bk. Ahmet Naim, Tecrîd-i Sarih terc, II, 876. Tahiyyat duasının bu mânâda yorumu için bk. Halûk Nurbaki, Tek Nur, 144, İstanbul 1989. 14. Bk. Sühreverdi, Avârifü'l-Maârif, çev. H.Kâmil Yılmaz - İrfan Gündüz (Tasavvufun Esasları) s. 393, Erkam Yayınları, İstanbul 1989. 15. Buhari, Salât, 33; Tecrid-i Sarih terc. II, 353. 16. Benzeri bir olay için bk. Hucviri, age, 441. 17. Yunus Emre Divanı (M.Tatçı), 56. Beytin yorumu için bk. Mehmet Demirci, Yunus Emre'de İlâhî Aşk ve İnsan Sevgisi, 127, 2. baskı, Kubbealtı neşriyatı, İstanbul, 1997. 18. Buhari, İman, 39; Müslim, Müsakat, 20. 19. İ.H.Bursevî, Ecvibe-i Hakkıyye, vr. 49/a-b, Süleymaniye K. Es'ad Efendi no. 152/2. 20. Bursevi, Ecvibe, vr. 53/a 21. Ebu Davud, Edeb, 86; Ahmed b. Hanbel, V, 371. 22. Ebu Nasr Serrac et-Tûsî, el-Luma, çev. H. Kâmil Yılmaz (İslam Tasavvufu), 160, Altınoluk Yayını, İstanbul, 1996. 23. Hucviri, Keşfü'l-Mahcub terc; (Hakikat Bilgisi) 436.
Abdestin İç Anlamı
Bilindiği gibi abdest almak için önce niyet edilir, eller güzelce yıkanır, ağız ve burun su ile temizlenir, yüz ve kollar yıkanır. Baş, boyun ve kulak arkaları ıslak elle silinir. Nihayet ayaklar iyice yıkanır. Bütün bu hareketlerin ne gibi anlamları olabilir? Abdest, Allah'ın huzurunda bulunmak demek olan namaza hazırlıktır. Vücutça temiz olmak için alınan abdest veya boy abdesti, namazın ön şartıdır. Tabiî ihtiyaçlarını giderdikten sonra bu uzuvlarını temizlemek, ardından elleri yıkamak, nihayet abdest almak, sadece dış temizlikten ibaret hareketler değildir. Pislikler maddî olduğu kadar mânevî de olduğundan, abdest alırken manevî kirlerden arınmak da söz konusudur. Bu sırada geçmiş hatalardan pişmanlık duyup gelecek için iyi kararlar alınabilir. Pişmanlık ve tövbe geçmişimizi temizleyip arıtır. İyi veya kötü hareketleri organlarımızla yaparız. El işler yapar, yıkar ve yazar; ağız yer içer, iyi ve kötü sözler söyler, konuşur; burun koklar, gözler görür, kollar saldırır ve yakalar; kulaklar işitir ve dinler; ayaklar ise bizi pek çok yere götürür. Bütün bunlar zaman zaman günah ve yasak sınırını aşabilir. İşte abdest sırasında içimizden geçireceğimiz dualarla, söz konusu edilen olumsuz hareketlerin etkisinden kurtulmaya çalışabiliriz. Abdest alacak kimse önce niyet eder. Bu bir rûhî-mânevî hazırlıktır. Hakk'ın huzuruna çıkmaya niyet etmek ve hazırlanmak demektir. Sonra besmele çekerek ve Allah'ın yardımını dileyerek abdeste başlar. Ağıza ve buruna su verirken insan şöyle düşünür veya duâ edebilir: " Allah'ım, adını anmak ve senin kitabını okumak için bana yardımcı ol. Cehennem kokusunu uzaklaştırıp bana cennetin kokusunu koklat." Yüzünü yıkarken: " Mevlâm, senin dostlarının yüzleri ağaracağı gün yüzümü ağart, o sırada benim yüzümü kara çıkarma." der. Sağ kolunu yıkarken: " Allahım, beni defteri sağ taraftan verilenlerden eyle, hesabımı kolay kıl." Sol kolunu yıkarken " Allah'ım beni, defteri sol taraftan verilenlerden eyleme." der. Başını meshederken: " Ya İlâhî rahmetin beni bürüsün, üzerime feyzini ve bereketini indir, senden başka hiçbir kimsenin gölgesinin bulunmayacağı yerde beni Arş'ın gölgesinde gölgelendir." der. Kulaklarını meshederken: " Allah'ım, beni söz dinleyip sözün en güzeline uyanlardan kıl, iyilerle birlikte cennete çağıran sesi işitmemi nasip et" diye düşünür. Boynunu silerken: " Allahım beni cehennemden âzat et, boynuma mahcupluk zinciri geçirme." diye temennide bulunur. Ayaklarını yıkarken: " Rabbim, ayağımı doğru yolda, sâbit kıl, beni senin yolundan ayırma." der. Daha sonra kelime-i şehadet getirip şöyle niyazda bulunur: " Ya Rabbi, kötü işler yapmış olabilirim, insan gafildir, kendine zulmeder. Ama ben pişmanlık duyuyorum, sana dönüyorum. Affet beni, tövbemi kabul et, zira Sen tövbeleri kabul edensin. Beni pişmanlık duyanlardan ve tertemiz olanlardan kıl, iyi kullarının arasına kat. Beni çok çok şükreden, sabreden ve Seni ananlardan eyle." Abdest alan insan samimî bir dille ve içten bir duyguyla, eksiklik ve hatalarını Hakk'ın huzurunda itiraf edip, bunları yumasını, yıkamasını ve silmesini kulluğa yakışan bir tavırla O'na arz eder, duasının kabulü için yalvarıp yakarır. Böylece bilinci ve içtenliği ölçüsünde ruhen temizlenip arınmış bir halde huzura varmaya, namaza durmaya hazır hâle gelir. Bu tavrıyla kişi el, kol, yüz, ağız, burun ve ayaklardaki veya tüm bedendeki kirlerin su ile yıkanmasını sağlar. Ayrıca da, dua ve kulluk duygusuyla, bütün bunları, ruhun manevî kirlerden arınıp temizlenmesinin bir sembolü saymış olur. Su nasıl maddî kirleri temizliyorsa, tövbe de manevî kirleri yok eder diye düşünür. Halkın gördüğü yer olan bedenimi ve elbisemi temiz tutar da Hakk'ın nazar ettiği yer olan kalbimi tertemiz tutmazsam yanlış yapmış olurum diye inanır. Bedeni gibi kalbini de kötü ve kirli şeylerden arındırmaya çalışır. Saygıdeğer bir şahsın yanına giren kimse yunup yıkandığı gibi, Allah'ın huzuruna varan kişi de temizlenir, kendisine çeki düzen verir. Dış temizlikle yetinen kimse, evine padişahı davet eden, bu amaçla evin dışını badana yaptığı halde içinin bakımını dikkate almayan kimseye benzetilir. Şemsî'nin dediği gibi: " Pâdişah konmaz saraya hâne mâmur olmadan." 2 Temizlik iki nevidir, biri beden temizliği öteki ruh temizliğidir. Beden temizliği olmadan namaz sahih olmadığı gibi, kalb temizliği olmadan da mârifet sahih olmaz. Beden temizliği mâ-i mutlak (temiz su) ile yapılır. Kalb temizliği için de hâlis ve saf bir tevhid gerekir. Olgun kimseler sürekli olarak zâhirde temizlik, bâktında tevhid üzere bulunurlar. Devamlı olarak abdestli olanı, sağ ve solundaki muhâfız meleklerin sevdiğine inanılır.3 Hakk'ın dergâhına yönelenlerin zâhirde ve bâtında abdestli olmaları gerekir. Zâhir abdesti su ile, batın abdesti tövbe ve Hakk'a dönmekle mümkün olur. Yûnus Emre söylüyor: " Tanla durup başın kaldır ellerini suya daldır / Hem şeytanın boynunu vur hem nefs dahi ölse gerek." 4 Beyazid-i Bistâmî şöyle dermiş: "Ne zaman dünya düşüncesi gönlümden geçse abdest alırım; âhiret düşüncesi geçince de gusül yaparım." * Gönül ehli kimseler iç anlam olarak abdestin ve temizliğin beş derecesinden söz ederler. İçten dışa doğru bunun sıralanışı ve doğacak sonuçlar şöyle ifade edilir. 1. Rûhun abdesti: Rûhun, hayvanlık seviyesine ait bilgisizlikten ve Allah'tan gayri şeyleri görme gafletinden arınmasıdır. Bunu başarabilen kimsede Cenâb-ı Hakk'ı müşahede istîdâdı gelişir ve kalb aynasında tecellî parıltıları yanmaya başlar. Ruh Allah'tan gayrı şeyleri görmekten arınsa, Gaffar olan Allah'ın nûru onu kuşatır. Kötü düşüncelerini temizlese takvâ elbisesine kavuşur. Nefsin hîlelerini yıkasa, yani onların tuzağına düşmekten arınsa, iç huzuruna ve itmi'nâna ulaşır. 2. Sırrın abdesti: Burada "sır", rûhun rûhu demek olup; onun abdesti gösterişten (riyâ), arzu ve isteklerin esiri olmaktan, kendini beğenmişlikten, baş olma tutkusundan, aşırı dünya isteği ve mevki sahibi olma ihtirasından arınmaktır. Bunun sonuçları şöyledir: Sır, riyâ ve nefsanî arzular kirini yıkadığı takdirde, ihlâs nûru ortaya çıkar. Dünya sevgisinden arınırsa âhiret sevgisi doğar. Hırs ve tamahkârlığını yusa, kanaat ve tevekkül nurları görünür. 3. Kalbin ve gönlün abdesti: İki yüzlülük, bozgunculuk ve kötü ahlâktan uzak durmaktır. Büyüklenme yıkanınca, alçak gönüllük doğar. Çekememezlik kirleri yıkansa, iyilik; düşmanlık yıkansa, Allah sevgisi görünür. Hıyanet kirleri yıkansa, sözünde durma ve güven nûru doğar. 4. Dilin abdesti: Yalan, dedi-kodu, iftira ve boş sözden, insanların ayıplarını merak etmekten ve gizli hallerini ortaya çıkarmaktan, faydasız konuşmaktan uzak durmaktır. Yalan ve koğuculuk yıkansa, doğruluk ve vefâ doğar. İftira ve itham etme yıkansa, sevgi görülür. Faydasız ve boş söz bırakılsa yararlı şeyler konuşulur veya Allah'ın adı anılır. İnsanların ayıplarını araştırma huyu temizlense hoşgörü ışıkları parıldar. 5. Zâhir abdesti: Bu, bildiğimiz abdesttir. Yani dînî bilgi olarak öğrendiğimiz şekilde, temiz su ile abdest organlarını yıkamaktır. Sonuçları ise şöyle temenni edilir: Abdest alan kimsenin yüzünü yıkaması, mahşer günü yüzünün nurlu olmasına yol açar. Kolunu yıkayınca cömertlik nurları hasıl olur. Ayrıca amel defterinin sağ eline verilmesi gibi bir lûtfa erişir. Ayağını yıkayınca, âhiretteki manevî engelleri kolaylıkla geçme imkânı doğmuş olur. İşte bu tür temizlik ve bu mânâda abdest alış, Allah'a yaklaşmayı ve O'na kavuşmayı sağlar.5 * Abdest alırken gerçekleşen dış temizliğin, iç temizliği ile birlikte gelişmesi için şunlar da tavsiye edilir: Eller yıkanırken kalbin de aşırı dünya sevgisinden yıkanması gerekir. Ağıza su alınırken, onunla boş şeyleri anmamaya azmetmelidir. Yüz yıkandığı zaman, yüzü Hak'tan başka şeylere çevirmemeye söz vermelidir. Ayağı yıkarken, Hak yolda bulunma gayreti pekiştirilmelidir.6 Abdest Hakk'a yönelmeye hazırlıktır. Hak kapısına yönelenler dış ve iç abdestine sahip olmayı hedeflemelidir. Zâhirle yetinen kimse için, dış temizlik kâfi gelebilir. İçi ile de yakınlık elde etmek amacında olan kimsenin ise, içini de temizlemesi gerekir. Dış temizlik su ile, iç temizlik ise tövbe ile ve Hakk'ın kapısına dönmekle mümkün olur. Abdestin vücut temizliği ve sağlık açısından faydaları çok açık olduğundan, bu konuda fazla sözü gereksiz buluyoruz. Sadece şu kadarını söyleyebiliriz. Ağız ve burnun bir kaç defa yıkanması, boynun ıslak elle meshedilmesi, el ve ayakların yıkanması, vücuttaki kan dolaşımının, en uzak noktalardan uyarılması gibi bir pratik yarar sağlamaktadır. Sevgili peygamberimizin şu sözünde, abdestin hem fizyolojik hem de manevî faydasını içeren derin bir hikmet gizlidir: "Öfke şeytandandır, şeytan ateşten yaratılmıştır. Ateş ancak su ile söndürülür, o halde öfkelendiğiniz zaman onu yenmek için abdest alınız."7
Guslün İç Anlamı
Maddî temizlik aracı olan ibadetlerimizin ikincisi gusül, yani boy abdestidir. Gusül, ibadet niyetiyle bütün vücudun baştan ayağa yıkanması demektir. İslam dîninde, cinsel ilişki veya boşalmadan sonra, kadın ve erkeğin boy abdesti alması zorunludur. Yıkanmanın dînî bir gereklilik olması, medeniyet tarihimizde temizlik ve su kültürümüzün olağanüstü gelişmesini sağlamıştır. Evlerdeki banyo imkânlarının kısıtlı olduğu devirlerde hamamların ne kadar önem taşıdığı açıktır. Tarihimizde yerleşim bölgelerinde yapılaşma sırasında önce hamam ve câmi gibi genel hizmet binaları inşa edilirdi. Orduların seferlerinde, bir yerde konaklanacağı zaman ilk önce seyyar hamam çadırları kurulurdu. Guslün yani tepeden tırnağa yıkanmanın beden sağlığı bakımından önemi bellidir. Bu sebeple, cünüp olanlar, âdet ve loğusalık halleri sona eren hanımlar için zorunlu olan gusül, bu durumların dışında haftada bir Cuma günleri için sünnet kılınmıştır, yani makbul ve sevaplı bir hareket sayılmıştır. Abdest üzerine abdest, gusül üzerine gusül nur üzere nur (nûrun alâ nûr)dur. Boy abdestinin iç anlamıyla ilgili yorumlardan birisi şudur: Cinsel ilişki esnasında insan, yaradılış gereği, maddî zevklere, bedenî hazlara dalar. Bu doğal olmakla beraber, insan hayatının yegâne amacı maddî "haz" değildir. Cinsel haz, neslin devamı için bir araçtır. Orada takılıp kalan bir kişi insanın rûhî-mânevî yönünü gözardı etmiş olur. O haz sebebiyle nefsin kirlenmesi söz konusudur. Kirlenen nefs "yukarı âlem"e ilgi duymaz. Uzun süre kendisini tamamıyla mânevî hayata veren bir kimsenin, âniden dünyevî hayata yönelmesi uyumsuzluğa yol açtığı gibi, bütünüyle bedenî ve dünyevî zevklere dalan kimsenin birden bire mânevî ve rûhânî hayata yönelmesi de aynı şekilde uyumsuzluğa yol açabilir. Bundan dolayı, bu geçişlerin tedricî olarak yapılması gerekir. Abdest ve boy abdesti, bu geçişleri düzenlemekte ve kolaylaştırmakta bir aracı olur. Bayılan veya fenalaşan bir kimsenin su ile serinletilerek kendine gelmesi gibi, cinsel ilişki sırasında kendinden geçen, ruhun etkisinden uzaklaşan kişi de yıkanarak tekrar kendine döner, mânevî âleme yönelmeye uygun hale gelir.1 Âşikârdır ki, cinsel ilişkiden veya ihtilâm olduktan sonra yapılan banyo, sadece manevî bakımdan değil, bedenen de faydalıdır. Vücuttaki gerilim ve gevşemeden sonra yıkanmak insanı dinlendirir, yorgunluğu giderir ve dinçleştirir. Muhyiddin İbnü'l-Arabî (ö.638/1240) Fusûsu'l-Hıkem adlı kitabının son bölümünde, boy abdesti konusunda ilgi çekici bir yorum yapar. Hz. Peygamber'in " Bana dünyadan üç şey sevdirildi: Güzel koku, kadın ve gözümün nûru olan namaz." 2 anlamındaki hadîsini açıklarken şu düşüncelere yer verir: İnsan dahil her şey Hakk'ın tecellisidir. O bakımdan insanın bir kimseyi sevmesi, gerçekte aslını sevmesi demektir. Esasen en çok sevilmesi gereken Allah'tır. Hadisteki ifadeye göre, Allah'ın sevdirmesi ile erkek kadına veya kadın erkeğe ilgi duyacaktır. Bu sevginin son noktası kavuşmadır. Maddî ve bedenî unsur söz konusu olunca kavuşmanın nihayeti cinsel yakınlaşmadır. İşte kadın erkeği, erkek kadını sevip, her ikisi de sonunda cinsî birleşmeyi istedikleri için, boşalma sırasında şehvet duygusu bütün vücutlarına yayılır; böylece âdeta erkek kadının, kadın erkeğin bedeninde ve şehvet duygusunda fâni olurlar. Cinsel haz bütün vücûdu sardığından dolayı, gusül sırasında tepeden tırnağa yıkanmak farz olmuştur. Erkek ve kadın bu duyguyu birlikte paylaştıkları için her ikisinin de temizlenmesi gerekir. Allah kulları üzerinde gayyurdur, yani onların ne şekilde olursa olsun kendisinden başkasına yönelmesinden hoşlanmaz. Bu bir ilâhî kıskanmadır. Bu vasfından dolayıdır ki Yüce Allah, insanların kendisi dışındaki maddî şeylerden zevk duyduklarını düşünmelerini istemez. Bu sebeple erkek ve kadının cinsi duyguyla birbirlerinde fanî olmalarının etkisinden kurtulup Hakk'a bağlanmaları ve Hakk'a dönmeleri için, başkasıyla tat alma düşüncesinden doğan cünüplükten onları temizlemek istemiştir. Böylece her şeyin aslı ve gerçek varlık olan kendisini hatırlamalarına, O'na dönmelerine imkân hazırlamış olmaktadır.3 Gerek abdest gerekse boy abdesti, maddî bakımdan temizlik aracı olmakla birlikte, özü itibâriyle bunlar sembolik hareketlerdir. Asıl olan, Allah'ın huzuruna çıkmadan önce manevî temizliği sağlamak maksadıyla bir takım hareketlerde bulunmaktır. Suyun bulunmadığı veya su kullanmanın sakıncalı olduğu durumlarda, abdest veya boy abdesti yerine toprakla "teyemmüm" edilmesi bunu göstermektedir. Hadis-i Şerifte; "Allah sizin dış görünüşünüze bakmaz, fakat kalplerinize ve işlerinize bakar." buyurur. 4 Yani önemli olan dış temizliği değil, iç temizliğidir. İç temizliğinin başta gelen vasıtalardan biri; göz yaşı dökerek, içi yanarak, tam bir pişmanlık duyarak Hakk'a dönmek, tövbe etmektir. Hz. Mevlânâ (ö.672/1273) şöyle diyor: " Bu görünen pislik bir parça suyla arınır. Fakat içte olan pislik arttıkça artar. İçteki pislikler anlaşıldı mı, göz yaşından başka bir şeyle temizlenemez." Dipnotlar : 1. Neseî, işretunnisa,1 2. Bk. Muhyiddin İnbû'l-Arabi, Fusûsu'l-Hıkem, çev. Nuri Gencosman, 313-314, Milli Eğitim B. yayını, İstanbul 1952; A. Avni Konuk, Fusûsu'l-Hıkem Tercüme ve Şerhi, IV, 321-343, haz. Mustafa TAhralı - Selçuk Eraydın, İFAV yayını, İstanbul 1992. 3. Müslim,, birr, 32,33; İbn Mâce, zühd
Namaz kılmayı öğrenmek için doğru yere geldiniz.Namazın Edebî
Hz. Peygamberin bir veya iki kere yaptığı ve devam etmediği şeye edep, mendup veya müstehap denir. Rüku ve secdede tespihlerin üçten fazla yapılması, sünnet olan okuyuştan fazla kıraatte bulunulması gibi. Edepler sünnetleri tamamlamak için meşru kılınmıştır. Hanefilere göre namazın edepleri şunlardır (bk. Buhari, Salat, 9; Ebû Davud, 106,107). 1) Erkeklerin iki avuçlarını iftitah tekbiri alırken yenlerinin içinden çıkarması menduptur. Bu durum da tevazua daha yakındır. Ancak soğuk gibi zaruret hali müstesnadır. Kadınlar ise kollarının açılmamsı için ellerini elbisenin altından kaldırırlar. 2) Namaz kılan kişinin ayakta iken secde edeceği yere, rükuda iken ayaklarının üst kısmına, secdede burnunun iki kanadına otururken kucağına selam verirken omuzlarına bakması menduptur. Bunu yaparken hûşu içinde ve ihsan derecesinde namaz kılma gayreti olmalıdır. Rasûlullah (s.a.v.) ihsanı şöyle tarif etmiştir: "Allah'a, sanki O'nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da o seni görmektedir. (bk. Ebû Davud, Sünnet 16). 3) Esnerken ağzı açmamaya çalışmak menduptur. Buna güç yetmezse, elin arkası veya yeni ile ağzı kapamak gerekir. 4) Gücü yettiği ölçüde öksürüğü gidermek menduptur. 5) Kamet alınırken, müezzin "Hayye ale'l-Felah" deyince, imam ve cemaatin ayağa kalkması menduptur. İmam mihraba yakın bulunmazsa, her saf, imam aralarından geçeceği sırada ayağa kalkar. 6) "Kad kâmeti's salâh (Namaz başladı)" denildiği zaman İmam, namaza başlar. İmam bu hareketi ile müezzini doğrulamış olur. Bununla birlikte kâmet bittikten sonra namaza başlanmasında da bir sakınca bulunmaz. Hatta, Ebû Yusuf ile, hanefiler dışındaki üç mezhebe göre uygun olan da budur. Kaynak: Prof. Dr. Hamdi DÖNDÜREN, Delilleriyle İslam ilmihali, Erkam Yayınları.
Namaz Vakitleri
Günde beş farz namaz vardır. Bunlar; sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarıdır. Bunların her birinin belirli vakitleri vardır. Kur'an-ı Kerimde şöyle buyuruyor: "Muhakkak namaz, mü'minler üzerine vakitlenmiş olarak farzdır." (en-Nisa, 103) Her namazın kendi vaktinde kılınması şarttır. Vakti girmeden önce bir namazı kılmak caiz olmadığı gibi, meşru bir özür olmaksızın namazı vaktinden sonra ya bırakmak da büyük günahtır. Sabah Namazının Vakti: Sabaha karşı tan yerinin ağarmaya başlamasından itibaren güneşin doğuşuna kadar olan zamandır. Doğu tarafında ufkun üzerinde yayılan aydınlığa gerçek aydınlık anlamına gelen "fecr-İ sadık" denir. Sabah namazının vakti, işte bu aydınlığın ufuk üzerinde yayılması ile girmiş olur. Oruç için imsak vakti de bu zamandır Bu aydınlıktan önce ufuk üzerinde dikey olarak görülüp daha sonra kaybolan aydınlığa yalancı aydınlık anlamında "fecr-i kazip" denilmektedir. Beliren bu aydınlık yerine, tekrar karanlık gelip sabahın girdiğini göstermediği için buna itibar edilmez. Öğle namazının vakti: Güneşin tam tepemize gelip, gölge doğu tarafa doğru uzamaya başladığı vakitten itibaren "güneş tepe noktasında iken mevcut olan gölge hariç ki, buna "fecri zeval" denir, (Her şeyin gölgesinin bir veya iki katı oluncaya kadar devam eden zamandır). Ebû Hanife'ye göre gölgenin fey'i zeval hariç- iki katı kadar; îmam Ebû Yusuf ile imam Muhammed'e göre ise bir katı kadar olduğu zaman sona erer. Bunun yerine, yurdumuzda ve hemen bütün İslam ülkelerinde, takvimlerde ve ezanlarda İmameynin görüşü esas alınmaktadır. Bu durumda: Öğle namazını, gölgenin bir katı kadar olduğu zaman gelmeden önce. İkindi namazım da gölgenin iki katı olduktan sonra kılmak uygundur. Bununla beraber, her şeyin gölgesi fey'i zeval hariç iki katı oluncaya kadar öğle namazı kılınabileceği gibi, İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammenin görüşlerine göre gölge her şeyin bir katı olduktan sonra ikindi namazı kılınabilir. Akşam Namazı'nın Vakti: Güneş battıktan sonra başlayıp, güneşin battığı taraftaki kızıllık veya ondan sonra gelen beyazlık kayboluncaya kadar devam eden zamandır. Akşam namazı vaktinin. kızıllığın kaybolmasına kadar devam etmesi, îmam Ebû Yusuf ile imam Muhammed'in ve diğer üç mezhep imamının görüşüdür. Kızıllıktan sonra gelen beyazlığın kaybolmasına kadar devam etmesi İmam-ı Azam'ın görüşüdür. Her iki görüşe göre de namaz kılınabilir. Yatsı Namazı'nın Vakti: Akşam namazının vakti çıktıktan sonra başlayıp sabah namazının vakti olan tan yerinin ağarmaya başlamasına kadar devam eden zamandır. Vitir Namazı'nın Vakti: Vitir namazının vakti de yatsının vaktidir. Ancak vitir, yatsı namazı kılındıktan sonra kılınır. Cuma Namazı'nın Vakti: Cuma’nın vakti öğle namazının vaktidir. Beş vakit namazın her biri için belirli olan vakitlerin bir süresi vardır. Namaz, bu sürenin başlangıcından itibaren bitimine kadar istenilen zamanda kılınabilir. Bununla beraber her namazı vakti girince geciktirmeden kılmak daha faziletlidir. Namaz Kılmanın Mekruh Olduğu Vakitler: Namaz kılmanın mekruh olduğu vakitler vardır. Bunlara "mekruh vakitler" denir. Bazı vakitlerde hiç bir namaz kılınmaz. Bazı vakitlerde de kaza namazı kılınır, fakat nafile namaz kılınmaz. Hiçbir Namaz Kılınmayan Vakitler: Bu vakitler üçtür: 1. Güneş doğarken, güneşin doğmaya başlamasından itibaren yaklaşık 45 dakika geçinceye kadar olan süre içinde, 2. Güneş zevalde iken, yani güneş tam tepe noktasına gelip; henüz batı tarafına geçmeden, Bu üç vakitte farz, vacip, nafile hiçbir namaz kılınamayacağı gibi geçmiş namazların kazası da kılınamaz. Sadece o günün ikindi namazının farzı kılınmamış ise güneş batarken de kılınabilir. Nafile Namaz Kılınması Mekruh Olan Vakitler: 1. Sabah namazının vakti girdikten sonra . Bu vakitte sadece sabah namazının sünneti kılınır. Başka nafile namaz kılmak mekruhtur. 2. Sabah namazı kılındıktan sonra . Vakit olsa bile güneş doğup, kerahet vakti çıkıncaya kadir nafile namaz kılmak yine mekruhtur. 3. İkindinin farzı kılındıktan sonra , 4. Akşam namazının farzından önce. 5. Bayram namazlarından önce, (evde ve camide) 6. Bayram namazlarından sonra , (camide) 7. Vaktin daralması sebebiyle farz için pek az bir zaman kalınca. 8. Farza başlamak üzere ikamet getirilirken (sabah namazının sünneti hariç). 9. Cuma günü hatibin hutbe okumak üzere minbere çıkışından itibaren cumanın farzı kılınıncaya kadar. Bu esnada herhangi bir nafile namaz kılmak mekruh olduğu gibi cumanın ilk sünnetim kılmak da mekruhtur. Ancak hatip minbere çıkmadan Önce cumanın sünnetine başlanmış ise namaz uzatılmadan tamamlanır. 10. Tuvalet için sıkıştığı vakitte. 11. Arzu ettiği bir yemek hazır olduğu zaman. 12. Hac zamanı Arafat'ta öğle ile ikindi namazları birlikte kılınırken iki farz arasındaki sünnetler, Müzdelife'de akşam ile yatsı namazları birlikte kılınırken yine iki farz arasındaki sünnetler kılınmaz.
Namaz ve Sağlığımız
Müslüman, beş vakit namazı, Allah Teala emrettiği için kılar. Cenabı Hakkın her emrinde bir çok hikmetler vardır. Namaz kılarken yapılması emredilen her hareketin, hem bedene hem de ruha sağladığı faydalar vardır. Namazın sağlığımız üzerindeki faydalarından bazıları şunlardır: 1. Namazda yapılan hareketler hafif olduğundan kalbi yormaz. Ve Günün değişik saatlerinde kılındığı için insanı devamlı zinde ve dinç tutar. 2. Namaz sebebiyle başını günde seksen defa yer koyan bir kimsenin beynine ritmik olarak kan fazla ulaşır. Bu yüzden beyin hücreleri yeterince beslendiğinden, Namaz kılanlarda hafıza ve şahsiyet bozukluklarına daha az rastlanır. Bu insanlar daha sağlıklı bir ömür geçirirler. Bu gün tıpta "demans senil" bunama hastalığına uğramazlar. 3. Namaz kılanların gözleri, muntazam olarak eğilip doğrulmaktan dolayı, daha kuvvetli kan deveranına malik olur. Bu sebeple göz içi tansiyonunda artma olmaz ve gözün ön kısmındaki sıvını devamlı değişmesi temin edilmiş olur. Gözü "Katarakt" veya "Karasu" hastalığından korur. 4. Namaz kılmaktaki izometrik hareketler, midedeki gıdaların karışmasına, safranın kolay akmasına ve dolayısıyla safra kesesinde birikinti yapmamasına, pankreastaki enzimlerin kolay boşalmasına yardımcı olacağı gibi, kabızlığın giderilmesinde de rolü büyüktür. Böbreğin ve idrar yollarının iyice çalkalanmasından, börekte taş oluşumunun önlenmesinde ve mesanenin boşalmasına da yardımcı olur. 5. Beş vakitte kılınan namazdaki ritmik hareketler, günlük hayatta çalıştırılamayan adale ve eklemleri çalıştırarak artoz ve kireçlenme gibi eklem hastalıklarını ve adale tutulmalarını önler. 6. Vücut sağlığı için temizlik muhakkak lazımdır. Abdest ve gusül, hem maddi hem de manevi bir temizliktir. İşte namaz temizliğin ta kendisidir. Zira hem bedeni hem de ruhi temizlik olmada namaz olmaz. Abdest ve gusül, bedeni temizliği sağlar. Namaz ibadeti insanı ruhen ve bedenen temizlemiş dinlendirmiş olur. 7. Koruyucu hekimlikte belirli zamanlarda yapılan beden hareketleri çok mühimdir. Namaz vakitleri, kan dolaşımını tazelemek ve teneffüsü canlandırmak için en uygun vakitlerdir. 8. Uykuyu tanzim eden en önemli unsur namazdır. Hata vücutta biriken statik elektriklenme, secde yapmakla topraklama yapmış olur yani statik elektrik boşalır. Böylece vücut tekrar zindeliğe kavuşur. (Hasan Yavaş, Namaz Kitabı, s. 134) Kaynak: Osman ERSAN, Gözümün Nûru Namaz, Erkam Yayınları.
Namazlara Ait Niyetler
Namazlarda niyet de şarttır. Şöyle ki: Niyet aslen bir azimden ve kesin bir iradeden ibarettir. Kalbin bir şeye karar vermesi ve bir işin ne için yapıldığını düşünmeksizin bilmesi demektir. Namazla ilgili niyet, Yüce Allah'ın rızası için ihlasla namazı kılmayı istemek ve hangi namazın kılınacağını bilmektir. Yapılan işlerin önemleri ve sevapları niyetlere göredir. İnsanın niyeti halis (sırf Allah rızası için) olmalıdır. İnsan yapacağı bir ibadeti şuurlu bir halde yapmalıdır. Yapacağı işle, Allah rızası gibi, yüksek bir gaye gözetmeli ve gaflet içinde bulunmamalıdır. Niyet kalbe aittir. Bununla beraber kalp ile niyet yapıldıktan sonra dil ile de söylenmesi daha iyidir. Bir insan başlayacağı bir namaza, kalp ile niyet edip de dili ile bir şey söylemese, o namazı caiz olur. Fakat kalp ile niyet etmekle beraber "şu vaktin farzını veya sünnetini kılmaya niyet ettim" demesi, daha iyidir. Bu şekilde, hem kalp, hem de dil ile niyet edilmesi, sahih olan görüşe göre müstehabdır. Kalben niyet olmaksızın dil ile yapılan niyet sahih değildir. Farz namazlarla bayram ve vitir namazlarından bunları yerine getirirken hangi vakitler olduğunu belirlemek gerekir: "Bugünkü sabah namazına" veya "Bugünkü cuma namazına, bugünkü vitir namazına, bugünkü bayram namazına" diye niyet edilir. Yalnız farz namaza niyet etmek yeterli değildir. Böyle bir niyetle farz namazları tayin edilmiş olmaz. Fakat hangi namaz olduğu belirlenmeksizin vakit içinde: "Bu vaktin farzını kılmaya" diye niyet edilmesi kafi gelir. Rekatların sayısını anmaya gerek yoktur. Yalnız cuma namazı böyle değildir; onu vaktin farzı niyeti ile kılmak olmaz; çünkü asıl vakit öğlenindir, cumanın değildir. Nafile namazlara gelince: Bunlarda sadece namaza niyet etmek kafidir. Fakat şu vaktin ilk sünnetine veya son sünnetine niyet ettim, diye de kılınırlar. Bu namazların müekked veya gayri müekked olduklarını belirlemeye de gerek yoktur. Ancak teravih namazı için: "Teravih namazını veya vaktin sünnetini kılmaya niyet ettim" demelidir, ihtiyat olan budur. Cemaate yetişip de, imamın farzı mı, yoksa teravihi mi kıldığını bilmeyen kimse, farza niyet ederek imama uyar. Eğer imam farzı kılıyordu ise, uyanın da farzı sahih olur. Eğer imam teravih namazını kılıyordu ise, ona uyan o kimsenin namazı nafile yerine geçer. Yatsı namazından önce teravih kılınamayacağı için, teravih yerine geçmez. Niyetin Tekbir alma zamanına yakın olması daha faziletlidir. Daha önce de niyet edilebilir; yeter ki, niyet ile tekbir arasında namaza aykırı bir hal bulunmuş olmasın. Farz namaz yerine getirilirken kazayı niyet etmek, kaza namazı kılınırken farza niyet etmek suretiyle namaz caiz olur. Örnek: Bir kimse öğle namazının vakti çıkmamıştır inancı ile öğlenin farzını yerine getirmeye niyet etse ve namazı tamamladıktan sonra öğle vaktinin çıkmış bulunduğunu anlasa, farza niyet ederek kılmış olduğu namaz kaza yerine geçer. Bir kimse öğle gibi vakit içinde hem öğle, hem de ikindi namazına niyet etse, bu niyet vakti girmiş olan namaz için geçerli olur. Vakti girmemiş olan namaz buna engel olmaz. Bir kimse, bir vaktin farzına niyet ederek namaza başlayıp da sonra nafile kılıyormuş gibi bir zanla namazı tamamlasa, bu namazı o farzdan sayılır. Çünkü namazın sonuna kadar niyetin hatırlanması şart değildir. Bir kimse nafileye niyet ederek tekbir aldıktan sonra farza niyet ederek tekrar tekbir alsa, farz namaza başlamış olur. Aksi de böyledir. Cemaat halinde imama uyulduğu zaman da niyet edilmesi lâzımdır. "Bugünkü öğle namazının farzını kılmaya niyet ettim; uydum bu imama" denir. Bu şekilde bir niyet yapılmazsa, imama uymak sahih olmaz. Bir kimse namaza tek başına başlamışken imama uymaya niyet ederek diliyle tekrar tekbir alsa önceki namazını bozmuş ve imama uymuş olur. İmama uyan kimsenin kılacağı namazı belirtmeksizin yalnız: "İmama uydum" veya "iktida ettim" diye niyet etmesi, üstün tutulan görüşe göre yeterli değildir. "İmamla beraber namaz kılmaya niyet ettim" denilmesi de böyledir. Bir kimse imama uymaya niyet edip namaza başladığı halde imam henüz namaza başlamamış bulunsa bu uyuş, sahih olmamış olur. Hatta "Allah" veya "Ekber" kelimesini imam daha bitirmeden kendisi bitirse yine imama uymuş olmaz. Fakat ikinci kere olarak tekbir alsa bununla imama uymuş olur. Cemaatin imama uymaya niyeti, imam "Allahu Ekber" deyip namaza başlamasından sonra olmalıdır ki, bir namaz kılana uyulmuş olsun ve imamdan önce tekbir alınmış olmak ihtimali kalmasın. Bu, İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed'in görüşüdür. İmam Azam'a göre, cemaatin tekbirleri imamın tekbirine yakın olmalıdır; çünkü bunda ibadete acele etme fazileti vardır. O halde niyetin önce olması gerekir. Bununla beraber imam, daha Fatiha suresini bitirmeden tekbir alıp imama uyan kimse, iftitah (başlangıç) tekbirinin sevabına kavuşmuş olur. Kendisine uyulan imamın kim olduğunu bilmek gerekmez. Hasan olduğu sanılan imamın, Bekir olduğu anlaşılsa, yapılan imama uyma niyetine bir engel teşkil etmez. Ancak Hasan'a uydum diye tayinde bulunarak niyet edildiği halde, imamın başkası olduğu anlaşılsa, iktida (imama uyma) sahih olmamış olur; çünkü bu kayda bağlanmış bir niyettir. İmam olan şahsın, imamete niyet etmesi gerekmez. Ancak kadınların da kendisine uymalarının sahih olabilmesi için imamete niyet etmesi gerekir. Bunun için bir imam: "Ene imamun limen tebianî = Ben bana uyanlara imamım" diye niyet etse, kendisine kadınlar da uyabilirler. İmamet bahsine bakılsın. Kaynak: Büyük İslam İlmihâli, Ömer Nasuhi Bilmen
Namazın Esrarı
Namaz, Allah teâlâ'ya yalvarışın yeri ve hâlis sevginin madenidir. Esrarın meydanları namazda genişler ve ruhların ışıkları onda parıldar. (Sadık Dânâ, Altınoluk sohbetleri, c. 5 s. 79) Namazın bir şekli bir de ruhu vardır ki, her bir şartını rüknünü yerine getirmekle ruhuna eriler. Mesela namazın şartlarından birisi olan abdestin her bir farzında, sünnetinde, edebinde namazın dosdoğru kılınmasına insanı hazırlayan bir sır ve işaret vardır. Abdestle dış organları temizleyen ve günahlardan arındıran kul, namazda nefsini ma'siyetlerden tezkiye, kalbini de kin, nefret, haset... gibi manevi hastalıklardan tasfiye eder. Namazda vücudunu Kabe-i Muazzama'ya çevirdiği gibi, kalbini de bütün varlığıyla Allah'a yöneltir. Hangi namazı kıldığını ve kimin huzurunda bulunduğunu hatırlar. Namazda "Allahü Ekber" diye tekbir alarak başlarken, "en büyük" vasfıyla Allah'ın büyüklükte eşsiz olduğunu, hiçbir mahlukun ibadetine olmadığını düşünür ve Allah'ın büyüklüğünü ve azametini de kalbinde hisseder. Ellerini kulaklara kadar kaldırmak, kulun dünya işlerinin hepsini geriye atarak, dünyaya sırt çevirdiğine ve bütünüyle Allah'ın huzuruna vararak ilahi münacata yöneldiğine işarettir. Tekbirden sonra kulun, efendisi önünde dikildiği gibi Allah'ın huzurunda durur. Ellerini bağlayarak gözlerini yere diker. Hiçbir uzvu kımıldamadan tam bir edeple "Sübhaneke" duasını okur. Tekbir Allah'ın huzuruna girmeye bu dua da Onunla konuşmaya başlamak olur. Daha sonra şeytanlar, vesveseleriyle kalbi huzurdan ayırmaya, insanı şaşırtmaya çalıştıklarından; namaza girişin arkasından " Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım" diyerek gizli düşmanlar olan bu varlıkların şerrinden Allah'ın himayesine sığınır ve rahman ve rahim olan Allah'ın yüce ismiyle Fatiha suresini okumaya başlayarak Allah ile konuşmak şerefini kazanır. Artık kul, Allah ile mükâlemenin sonsuz lezzetini tadar. Bu süredeki mübarek duaların kabulü için "Amin" diyerek sözünü bitirir. Biraz daha Kur'an okuduktan sonra onu yüce zatını saygıyla anıp tekbir getirerek rükûa varır. Rükûda kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayıp, bütün varlıkların kendisine muhtaç olarak sığındığı yüce rabbini "sübhane rabbiyel-azim" yani (yüce rabbimi tenzih ederim) diyerek azamet ve vakar duygusu ile üç defa tespih eder. Kul, bu hareketiyle "Rabbim! Günahkar vücudum senin huzurunda ve önünde eğilmiştir. Şüphesiz Sen ululuk sahibisin, Senin ululuğun önünde ben başımı eğiyorum." Demek ister. sonra rükûdan doğrulur Rabbine hamdını sunar, tekrar tekbir alarak alnını yere koyar. Saygısı son haddine varınca üç defa "sübhane rabbiyel-ala" yani (en yüce olan rabbimi tenzih ederim) diyerek yüce rabbinin büyüklüğünü düşünerek arkası arkasına tespihlerle anar. Bunun arkasından, Rabbine, büyüklüğüne layık bir şekilde hakkıyla ibadet edemediğini itiraf ederek tekbirle başını secdeden kaldırır (Hüseyin Cisri Efendi, Risale-i Hamidiyye, s 115). Fakat secdeden başını kaldırınca, secde halinde daha şerefli ve faziletli bir ibadet olmayacağını düşünerek bir kere daha secdeye varır ve secde etmekten kaçınan şeytana tabi olmayacağını kuvvetle ifade etmek ister. Kul bu secdeleriyle şöyle söylemiş olur. "Ey rabbim! Benim bu en değerli ve şerefli organlarım senin huzurunda, senin bana lütfedip merhamet etmen için yerlere kapanmıştır." Artık başını secdeden kaldırarak ta'zimle oturur. Ettahiyyatü'yü okurken; bir taraftan ondaki engin manaları tefekkür eder, diğer taraftan Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- 'in miracından bir nasip almaya çalışır. Zira secdeden sonra teşehhüdde, enaniyyet perdelerinden kurtulmaya işaret olduğu gibi, Rabbani cezbelerle Hakkın cemalini görmeye vasıl olma işareti de vardır. (Ramazanoğlu Mahmut Sami, Bakara suresi tefsiri, 28) Daha sonra , namazı ümmetine bir hibe olarak getiren Peygamber-i zişana selam okur. Selam verirken sağdaki ve soldaki meleklere de selam verdiğini hatırlar. Sağa, sola selam verişte iki dare selam vermeye işaret bulunduğu gibi, sağdan cennet nimetlerine, soldan da lezzet ve şehvetlere davet eden her cahil davetçiye selama işaret vardır. Şekilciler namazı edadan selamla çıkarlar. Hakikat ehli ise, selamla namazı devam ettirmeye girerler. Nitekim Allah Teala: Onlar namazlarına devam ederler. Buyurmaktadır. (Mearic, 23) Kulun Allah karşısında acizliğini sunan ilk hareketi, ellerini bağlayarak saygıyla durmasıdır. Bu ilerleyerek Allah'ın huzurunda baş eğme (Rükû) şeklinde gelişir. Bu, daha da ilerleyerek onun huzurunda yere kapanmak, başını yere koymak, alnını yere yapıştırmak (secde) şeklini alır. Namazın tamamı işte bu saygı ve duygudan ibarettir. Namazın dış görünüşü içersindeki ruh budur. Bu yüzden de namaz, dünya ve ahiret saadetinin, huzurunun esasıdır. Kaynak: Osman ERSAN, Gözümün Nûru Namaz, Erkam Yayınları.
Namazı Terkin Dini Cezası Namazı inkar eden kafir olur. Çünkü kat'i delille sabittir. Umursamayarak yani tembelliğinden dolayı kasten namazı terk eden fasık olur. (İbni Abidin, Reddü'l Muhtar, c. 2, s.7). Farz olduğunu inkar etmemekle birlikte beraber tembellikle namazı kılmaya uygulanacak dünyevi cezanın ne olacağı mezhepler arasında mezhepler arasında itilaflıdır. Hanefîlere Göre; namazı kılmayan fasıktır. Namaz kılıncaya veya ölünceye kadar hapsedilir ve dövülür. Mâlikîlere Göre; vaktin sonuna kadar beklenir, bu müddet zarfında kılarsa serbest bırakılır, kılmazsa ceza olarak (kafir sayarak) öldürülür. Şâfiîlere Göre; vaktin sonuna kadar beklenir, sonra tövbeye davet edilir. Tövbe edip namazını kılarsa, serbest bırakılır. Aksi halde ceza olarak öldürülür. Öğleyi ve ikindiyi terkten dolayı güneş batıncaya kadar, akşam ve yatsıyı terkten fecir, sabahı terkten dolayı da güneş doğuncaya kadar ceza tatbik edilmez. Ancak kendisinden namazı vaktinde eda etmesini istemek şarttır. Hanbelîler Göre; namazı tembellik göstererek terk eden kimseyi devlet başkanı veya naibi namazı kılmaya davet eder. Eğer sonra ki namazın vakti daralıncaya kadar kılmazsa katli vaciptir. Fakat üç gün kendisi tövbeye davet edilmedikçe ceza infaz edilmez. Mezheplerin her birinin görüşlerini dayandırdıkları akli nakli deliller vardır. Ancak sözü uzatmamak için bu kadarıyla yetindik. (Necati Yeni el, Hüseyin Kayapınar, Sünen-i Ebû Davud Terceme ve Şerhi c. 2, s. 112) Kaynak: Osman ERSAN, Gözümün Nûru Namaz, Erkam Yayınları.
Namaz Bibliyografya Namaz ve Karakter Gelişimi
Bireye kendi davranış ve dürtülerini kontrol etme imkânı veren namaz, kul ile Allah arasında bir bağ ve buluşmadır.
Namaz kalbin kuvvet aldığı, ruhun Allah'a bağlılığını hissettiği, nefsin dünya hayatının değerlerinden daha üstün değerler bulduğu bir rabıtadır. İslâm inanışında namaz, bir itaat davranışıdır. İtaat ve ibadetin amacı ise sevaptan ziyade Allah'ın sevgi ve yakınlığını kazanmaktır. Bu bağlamda ibadetten ve bir anlamda ibadetlerin özü ve sentezi olan namazdan amaç ihlâstır. Yani kişinin samimiyet, taat, sevgi ve minnet duygularını Allah'a yöneltmesidir. Kur'an-ı Kerim'de, müminlere, gündüzün başında ve sonunda, bir de gecenin erken saatlerinde namazı dosdoğru kılıp devamlı olmaları emredilerek, bu ayetin nüzul gerekçesi kabul edilebilecek bir ifade ile, "çünkü iyi eylemler kötü eylemleri giderir" denilmektedir. Yani namazın, hata ve günahların olumsuz etkilerini silerek, bireyi olumlu eylemlere yönlendireceği vurgulanmaktadır. Bu kitap, müminin miracı olarak kabul edilen namaz ibadetini birçok açıdan ele alarak, namazın, ahlâkî yapının oluşumundaki etkisini ayrıntılı bir şekilde izah etmektedir.
July 12 .ŞEYTANŞEYTAN Şeytan, Kur' ana göre, ilk insan olan Hz. Adem' den bu yana insan neslini Allah yolundan saptır- mak için çaba harcayan ve kıyamete kadar da harcayacak olan varlıkların genel adıdır. Tüm şeytanların atası ve en büyüğü ise, Hz.Adem' in yaratılmasıyla birlikte Allah' a isyan eden İblis' tir. İblis ve onun takipçileri her kim olursanız olun sizin sonsuz azap çekmenizi isteyen, bütün varlığını buna adamış son derece tehlikeli varlıklardır. İnsanlık tarihinin her aşamasında var olmuş, yaşa- mış ve ölmüş milyarlarca insanı ateşin içine çekmiş olan bu varlıklar insanları halen helake sürüklemek- tedirler. Hiçbir zaman ayırım yapmazlar. Bu varlıklar için genç, yaşlı, kadın, erkek, zengin, işçi veya dilenci fark etmez.her insanı yanlarında cehenneme götürmeyi arzularlar. İşte bu nedenle insanın yapması gereken kendini yaratan Allah' a teslim olmak ve bu varlıklardan Allah' a sığınmaktır. Allah' a olan inancını sağlamlaştıran, dirayetli ve akıllı müminler üzerinde şeytanın ve yandaşlarının hiçbir etkisi yoktur. Allah bu gerçeği Kur' an' da şöyle bildirmiştir: " Gerçek şu ki, iman edenler ve rablerine tevekkül edenler üzerinde onun ( şeytanın ) hiçbir zorlayıcı gücü yoktur" ( Nahl suresi 99. Ayet )Şeytanı düşman edinmek ve ciddi bir çaba göstererek onunla mücadele etmek ihlaslı bir mümin için en önemli konulardan bir tanesidir. Din ahlakından uzak yaşayan toplumlar, şeytanın her an devam eden faaliyetlerinin, gücünün ve kendileri üzerindeki etkisinin farkında değildir. bu insanlara göre şeytan, günlük hayatta etkisi olmayan bir kötülük sembolüdür.Yalnızca büyük suçlara teşvik eder. Büyük günahlar işleyen caniler ve katiller şeytanın etkisinde olan" cehennemliklerdir" . onlara göre diğer insanlar, kendi halinde bir ev kadını veya bir öğrenci şeytandan uzaktır. Cinnet geçirip çocuklarını kesen bir anne şeytana uymuştur da, bin bir güçlükle çocuklarını okutan bir annenin şeytanla ilgisi yoktur. ibadetlerini tam olarak yapmasalar da bu kişilerin " kalpleri temiz" dir. kimsenin parasında pulunda gözleri olmayan, kimseye" kötülükleri" , " zararları" dokunmayan insanlardır. Cinayet işlemedikleri, haram para yemedikleri için de eninde sonunda cennete gireceklerdir. Yine aynı mantığa göre şeytanın ordusu da, kan içen, insanları kurban eden, ancak korku flimlerinde rastlanacak olan sapık ruhlu kimselerdir."Cehennemlik" olan bu kimseler ruhlarını tamamen şeytana satmış, yeryüzünün gerçek" kötüleridir" . zaten cehennem de yalnızca bu kadar kötü insanlar için vardır. Cahiliye toplumuna hakim olan bu aldatıcı mantık, şeytanın işini kolaylaştırır. Çünkü kimseye zararları olmadığı için, kendilerini cennetlik gören bu kimseler, şeytanın kolayca hükmettiği, onun kontrolündeki en büyük kitleyi oluştururlar. Ölecekleri ve cehenneme gidecekleri güne kadar, şeytanın telkinleri altında kendi kendilerini kandırırlar. Kur' an' dan öğrendiğimize göre bu insanlar, gerçek konumlarını ancak ahiret günü görürler ve buna kendileri bile inanamazlar: " ( Bundan ) Sonra onların: " Rabbimiz olan Allah' a and olsun ki, biz müşriklerden değildik" demelerinden başka bir fitneleri olmadı( kalmadı )" ( Enam suresi 23. ayet )
ŞEYTAN ALLAH' IN SINIRLARININ ÇİĞNENMESİNİ İSTER Şeytanın esas amacı insanları Allah'ın istediği şekilde yaşamaktan alıkoymak; Kur' an' ın emirlerinden uzak tutmak ve Allah'ın sınırlarını çiğnemektir. İnsanın şeytana uyması için ille de cinayetler işlemesi, katliamlar yapması, kan içmesi, şeytana tapılan ayinlere katılması gerekmez. Allah'ın kesin olarak emrettiği ibadetlerini yapmayam ama kendisini " temiz kalpli" gören veya " mesleğiyle insanlara hizmet ettiğini, dolayısıyla ibadet etmiş olduğunu" düşünen kimse, zaten şeytanın istediği konuma düşmüştür. Kur' an' da bildirildiğine göre, şeytanın istediği gibi yaşayan bu kişiler büyük bir kitleyi oluştururlar. Sayıları çok az olan iman eden bir gurup şeytanın etkisinden uzaktır: " And olsun, İblis, kendileri hakkında zannını doğrulamış oldu. böylelikle iman eden bir grup dışında, ona uymuş oldular" ( Sebe suresi, 20. ayet ) Eğer insan biraz dikkat ederse, kendi çevresinin şeytanın bu sessiz ordusuyla kuşatılmış olduğunu görür. bu sessiz ama itaatli askerler, çok farklı karakterlerde ortaya çıkabilirler.bunlardan biri insanın annesi, babası, karısı, kocası, arkadaşı-hatta kendisi- olabilir. bunu öğrenmenin tek yolu, insanı da, şeytanı da yaratan Allah'ın indirdiği Kurana' a başvurmaktır. " Bence" , " bana göre" , "kanaatimce" gibi sözlerle başlayan felsefi yorumların hiçbir önemi yoktur. tek kıstas Kuran ahlakının gösterdiği, yani Allah'ın istediği gibi yaşamıyorsa, o zaman şeytanın istediği gibi yaşıyordur. Bu gerçeğin farkında olmasa da, bunu kabullenmek istemese de sonuç değişmez. Allah'ın Kuran' da tarif ettiği ahlaka uygun yaşamayan kimse, şeytanla beraber cehennem ateşine atılır.mahşer günü cehenneme atılanlar Kurana' da şöyle anlatılır: " Artık onlar ve azgınlar onun içine dökülü verilmiştir. Ve İblis' in bütün orduları da". (Şuara suresi 94- 95. ayetler ) Bu kimseler şeytanın esiri olduklarının farkında olmadıkları için, kolaylıkla onun tarafından yönlendi- rilebilirler. Şeytanın kendilerine benimsettiği hayat tarzını hiç sorgulamadan kabullenerek, 60- 70 senelik ömürlerini bir hiç uğruna harcarlar.bu hayat tarzının detayları kişilerin sosyal statülerine göre farklılık gösterse de, genel olarak ana ilke aynıdır ve ahireti, Allah' ı düşünmeden, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya hayatı için çalışmak ve dünyadaki aldatıcı zevklerin peşinden koşmak. İnsanların çoğu yıllarca akademik veya mesleki eğitim görür, daha iyi bir hayat, daha yüksek bir mevki için her gün çalışır, sonra sanki bütün bunlar hiç yaşanmamış gibi bir gün gelir ölürler. Kısa bir süre sonra unutulurlar, yerleri başkaları tarafından doldurulur. Ölüm anından sonra ne kazanılan paraların, ne sosyal statünün, ne elde edilen yaşam standardının, ne de geride bırakılan ailenin bir değeri kalmaz, verilen hayatın süresi bitmiştir. Ama insanlar karşılaşmaları kesin olan tek gerçeği, ölümü düşünmeden, bunun için bir çaba harcamadan- " dini" günlerde vicdanlarını rahatlatmak veya sosyal bir çevreye uymak için yapılan ibadetler hariç- kendilerine tanınan bu süreyi pervasızca harcarlar. Bu kimseler , adeta şeytana kulluk ederler ve şeytan onların bedenleriyle kendi " dinini" ( yani felsefe ve sistemini ) yayar. Bu insanların dilleri, gözleri, derileri şeytana hizmet eder, şeytan bir değil milyarlarca gözden bakar ve milyarlarca kulaktan duyar. Konuşmalarda, Kuran' î mantık akıl kalkıp yerine şeytanın konuşmaları alır. Şeytan, dil, ırk, milliyet fark etmeden bütün dünyadaki insanları kendi dininin tebliği için kullanır. Kısacası şeytan bu insanların bütün benliklerini kendisi için kullanır. Bunu yaparken de halkın zannettiği gibi korkunç bir görüntüyle rüyalarına girerek veya filmlerdeki gibi kişinin yapamayacağı uc bir hareketi ona yaptırmayı başararak değil, sadece onu adeta" kabuk gibi sararak" yani " o kişinin kendi olarak" bunu yapar. İşte şeytanla bu insanlar arasındaki müthiş benzerliğin nedeni de budur. Kuran' da bu kimselerle şeytan arasındaki yakın bağı kardeşlik olarak belirtilmiştir: " ( Şeytanın ) kardeşleri ise, onları sapıklığa sürüklerler, sonra peşlerini bırakmazlar. " Araf suresi 202 ayet. Şeytan o kişinin bilinç altına girer ve onun bedenindeki her noktaya hükmeder.rahmanî düşüncenin girişini engeller. Artık şeytan ilhamına aralıksız devam edebilecek güçtedir. Şeytanın ruhlarını ele geçirip bedenlerine hakim olduğu bu insanlar, Allah'ın yolundan , rahmani işlerden insanları alıkoymak için şeytanla aynı metotları kullanırlar. Tıpkı şeytan gibi Kuran ahlakının insanlardaki etkisini yok etmek, insanların vicdanlı davranmasını sağlayan her türlü şeyi onlara unutturmak gibi bin bir türlü tuzak kurarak şeytanın dinini yayarlar. Bu noktada artık şeytan ve onun etkisi altındakiler gibi bir kavram da kalmamıştır. Çünkü bu bahsi geçenlerin kendileri birer şeytan olmuştur.adeta beden bulmuş şeytanlar söz konusudur. Müminler Kuran' ın bir çok ayetinde şeytanın dostlarına karşı uyarılmışlardır.bu insanlar toplumunun çok farklı kesimlerinden gelirler. Kimi sanayici, öğretmen, doktor, kimi de işçi, öğrenci olabilirler. Şeytanın istediği dini yaşayan bu insanların sosyal olarak hiçbir ortak yönleri de olmayabilir.ama hepsinin ortak bir özelliği vardır, hak din yani Kurana' daki gerçek dinden kesin olarak uzaktırlar.
ŞEYTANIN TOPLUMLARDAKİ ASKERLERİNE ÖRNEKLER : PEYGAMBERLERİN DÜŞMANLARI Hidayet ve hak din ile gelen her elçinin, insanlardan ve cinlerden bir şeytan düşmanı olacağı Kuran' da bildirilir. Cin şeytanlar saptırmak amacıyla insanların kalplerine fısıltılarda bulunurlar. Bu şeytanlardan insan olanları, peygambere ve onunla birlikte olan müminlere düşmanlıklarıyla kendilerini belli ederler. Peygamberlere karşı mücadele ederken, kendi benzerleri ile birleşir, kimi zaman ortak faaliyetlerde bulunurlar. Bu ortaklık süresinde birbirlerini kışkırtırlar, süslü ve kandırıcı cümlelerle müminlere karşı cesaretlendirmeye çalışırlar.
ŞEYTANIN KIŞKITTIĞI İNKARCILAR İnkarcıların azgınlıklarının, müminlere karşı olan düşmanlık ve saldırganlıklarının ardındaki en önemli unsur şeytanın kışkırtmalarıdır. Bu konu Kuran' da şöyle geçer: " Görmedin mi Biz gerçekten şeytanları, kafirlerin üzerine gönderdik, onları tahrik edip kışkırtıyorlar" Meryem suresi 83. ayet Şeytan bu kışkırtmaları müminlerin aleyhine yapar. Müşrikleri ve kafirleri kimi zaman atalarının dini adına, kimi zaman ırkçılıkla, kimi zamanda maddi çıkarlar uğruna müminlere saldırmaya teşvik eder. Yüz yıllar boyu hak dinin karşısına dikilen her inkarcının ortak özelliği, şeytan tarafından kışkırtılmış olmasıdır. ŞEYTANIN SAPKINLIKLARINI SÜSLÜ GÖSTERDİĞİ İNSANLAR İnkarcılar ve müşrikler hak din yerine tercih ettikleri batıl dine tutkuyla bağlanırlar.Hangi ideoloji veya fikir olursa olsun, bu batıl dinlere inananlar aslında şeytanın kendilerine süsleyip çekici gibi gösterdiği cehennem yoluna tabi olurlar. Şeytanın süsleyiciliği inkarcılar için o kadar etkileyicidir ki, bu süse kananlar doğru yolda olduklarını zannederek sapıklığa tutkuyla bağlanırlar.Kuran' da şeytanın süsleyip çekici kıldığı bir dinin, Hz. Süleyman devrin- deki insanları nasıl etkisi altına aldığı şöyle bildirilir: " Onu ve kavmini; Allah'ı bırakıp da güneşe secde etmekte iken buldum, şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece onları ( doğru yoldan ) alıkoymuştur; bundan dolayı onlar hidayet bulmuyorlar" Neml suresi 24. ayet
ALLAH HAKKINDA BİLGİSİZCE TARTIŞANLAR Cahiliye toplumunun önde gelenlerinin sık sık kullandıkları bir yöntem vardır.bu insanlar, hem kendilerini temize çıkarmak ve içinde bulundukları sapkın durumu meşru göstermek, hem de kendilerine taraftar toplamak amacıyla din hakkında olmadık yorumlar ve açıklamalar yaparlar. Kendilerini aydın olarak nitelendiren bir gurup önde gelen bu taktiğe sık sık baş vurur. Ortak özellikleri kendilerini halktan üstün görmeleridir. Kendilerini o kadar beğenirler ki Allah'ın dininden hem kaçar, hem de başkalarını alıkoyarlar. ( Enam suresi 26. ayet )Dindar insanları cahil, saf ve küçük görürler kendi kafalarına göre dini yorumlar yaparlar
ŞEYTANIN GÜCÜ ZAYIFTIR Şeytan hakkında unutulmaması gereken çok önemli bir gerçek vardır. şeytan Allah' tan müstakil bir güç değildir. şeytanı Allah yaratmıştır ve O' nun kontrolündedir. Düşmanlığı insan karşıdır. Şeytanın Allah' tan bağımsız bir güç olduğunu düşünenler yanılırlar. Bu kimseler şeytanın Allah' a karşı bir mücadelesi olduğunu zannederler. Oysa şeytanın insanlara Allah'ın dinini yaşatmak istememesinin nedeni, bunun insanları yıkıma uğratmak için tek yol olduğunu bilmesidir. Yoksa şeytanın Allah' a karşı bir düşmanlığı söz konusu olamaz. Sonuç olarak o da Allah'ın yarattığı bir kuldur ve O' nun izniyle faaliyetini sürdürmektedir. Kendisine tanınan süre bittiğinde, cezasını çekmek üzere o da saptırdığı insanlarla birlikte cehenneme atılacaktır. " And olsun , senden ve içlerinde sana tabi olacak olanlardan tümüyle cehennemi dolduracağım" Sad suresi 85. ayet Şeytan Allah'ın mümin olarak yarattığı bir kulu saptıramaz. Sadece, müminin dünya hayatındaki imtihanı gereği bazı küçük hatalar yapmasına vesile olabilir. şeytanın saptırma etkisi yalnızca kalbinde hastalık bulunan kimseler üzerindedir. Bu gerçek Kuran' da şöyle bildirilir: " Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun ( şeytanın ) hiçbir zorlayıcı gücü yoktur." Nahl suresi 99. ayet July 07 DİNİN MESAJIDİNİN MESAJI Din, ilk mesajını, ilk insanı selamlayarak sundu. İlk insandan sonra aralıksız tekrarlandı bu çağrı... İnsanlık, her şaşırdıkça yolunu; yeni uyarıcı elçiler buldular hayat yollarının kavşağında. Bir başka üslupla sundular kutlu mesajı... Doğruyu, iyiyi, güzeli gösterdiler... Yanlışı, kötüyü, çirkini yasakladılar. Önder ve örnek oldular yolunu bulmak isteyen insanlığa. (1) Ve Hz. Muhammed şereflendirdi yeryüzünü Son elçi olma mührünü taşıyordu... (2) 0 da sundu mesajını. Her fani gibi Yaratıcısına döndü...15. yüzyıl... Yine karardı dünyanın ufukları... Sağanak halde yağacak dinin “rahmet” mesajıyla yıkanmaya muhtaç yaşadığımız kirli dünya... Ne ki, ne yeni bir elçi ne de yeni bir mesaj gelmeyecek artık. Kıyamete dek eskimeyecek olan son mesaj, son Elçiyi izleyecek sunucularını beklemede.., Zulümler, işkenceler, baskılar, haksızlıklar... Her gün biraz daha çirkinleştirmede dünyamızı... Güzellikler yok edilmek isteniyor. Kötülükler, günahlar süsleniyor... Şerefler, haysiyetler, onurlar ayaklar altında... Namuslar pazara döküldü Vicdanlar o denli ucuzladı ki; alıcı bulamıyor... İnsanlar birbirlerine olan güvenlerini yitirdiler... Kimse güvenmiyor kimseye... Basit bir alışverişte dahi aldatılma korkusu-güvensizlik-geçmiyor mu içinizden?.. Güvenmediğimiz insanlarla birlikte yaşamaya mahkûmuz... Yalanlar, yanlışlar, yasaklar, sahtekârlıklar haramlar... Hep insanlık dışı, hep üzücü şeyler yeryüzü vitrininde sergilenmek isteniyor. İnsanı, insanlığından utandıran haberler ve görüntüler gazete ve televizyonların iğrenç makyajı halinde seyredilmekte... Hak-hukuk ve hakikat adına nicedir insanlar seraplar da koşturuluyor... Rabbimizin lütfettiği sayısız nimetleri insanlar birbirlerine çok görüyorlar. İnsanca yaşamayı çok görüyorlar... Hayvanların bile yapmadıkları vahşeti, insanlar hem cinslerine karşı yapmaktan çekinmez oldu.. (3) Soluduğumuz havayı, içtiğimiz suyu, yaşadığımız çevreyi bile yaşanmaz hale getirdiler... Stres, bunalım, kriz, çıldırma, intihar,.. Asrın en yaygın hastalıkları haline geldi. Huzurlu, rahat, sıkıntısız, hayatından emin insan yok gibi... Fazla mı kara tablolar çiziyorum?.. Siz aksini iddia edebilir misiniz?.. Hastalıklarımızı kabul etmezsek; çare sini de bulamayız. Dinin vahasını arıyor insanlık; ne aradığını bilmese de... Çılgınlığa varan şiddetli bir arzuyla arıyor.. Şerha şerha olan yürekler, “rahmet”i gözlemede... Ne yazık!.. Hep aldatılıyor... Aldatılma yarışında koşturulmaktan yorgun düştü insanlık... Evet, yine karardı dünyanın ufku, Çağımız insanı, İslam’dan ırak düşüşün trajedisini yaşıyor dünyada.. Ne ki, yeni bir ışık doğmayacak... Gelmeyecek artık yeni bir elçi. Son Nebi (as.), ayrılırken dünyadan, sönmez bir meşale tutuşturuyordu ümmetinin eline: “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara sarılırsanız, yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bu iki şey: Allah’ın kitabı ye Resulün sünnetidir.” (4) İlahi mesajın asıl kaynağı: KİTAP! .. Sünnet ise; vahyin pratik hayata aktarılışının güzel örneği... Kılavuzun yol gösterişi... ( İctihad; ehil kişilerin, bir laboratuar hassasiyetiyle vahyin daha iyi anlaşılması için yaptıkları çalışmaların ürünüdür.) İşte din! .. Çağın insanlarını bu mesajla yeniden selamlıyor... Dinden kastımızın, “İslam” olduğu açıktır. “İslam’dan başka hiçbir din Allah (c.c.) katında makbuliyet arz etmiyor. (5) Bütün peygamberlerin sunduğu mesaj “İslâm” kimliği taşıyor. ( Yahudilere “Musevi”; Hıristiyanlara “İsevi” demek yanlıştır... Hele yapılan bir ahlaksızlığa Lut Peygamberin davranışıymış gibi “Lutîlik” demek büsbütün yanlış,.. Peygamberler, kendilerine yapılan bu iftiralardan dolayı Allah’a (c.c) şikayetçi olabilirler... Ne İsa (as.) Hıristiyan’dı ve ne de Musa (a.s.) Yahudi’ydi... Bütün Peygamberler Müslüman’dı. İslam’ın tebliğcisi örnek şahsiyet lerdi. (6) Vahiydi onların ahlakı. Vahyi tebliğ etmekti ödevleri., İslâm melteminin, öpmediği okşamadığı zaman... Vahiyle tanışmayan, elini öpmeyen mekan yoktur... Din bir kez daha selamlıyor bütün insanlığı... Nuh’un gemisine çağırıyor kurtuluş arayanları... Seraplarda yorulanları... Nuh’un gemisi... İslam işte! .. İslam’ın ta kendisi... Dün kurtuldu binenler. Bugün de kurtulacak İslam’a girenler... Yarın da... Bir inanış sistemi ve hayat tarzı olarak insanlıkla kucaklaşmak istiyor İslam.,. Bir anne şefkatiyle hep kucak açmada... Kıyamet sûru üfleninceye dek sürecek bu kutlu çağrı... Sosyal, siyasi, iktisadi, ahlaki, kültürel bir kokuşma içinde bulunan toplumlar için bir kurtuluş reçetesi İslam... Bir şifa kaynağı... Her konuda şifa... (7) Zaif insan (8), nankör insan (9), zalim ve cahil insan (10) kaçıyor İslam’ın çağrısından. Kaçıyor mesajdan. Karanlığa sığınıyor. Soruyor Yaratıcı: “0 (Kur’an), kovulmuş şeytanın sözü değildir.. / (Ondan kaçıp) nereye gidiyorsunuz?.. 0, alemlere bir (hatırlatma bir öğüttür. ( 11) Dünya ve ahirette iyilik, güzellik, barış ve güven, selamet demektir İslam... (12) Kendisine güvenilmeyen kimseyi, mümin olarak görmüyor dinimiz... ( 13) Mümin kabul etmiyor; kendisi için istediğini, başkası için de istemeyeni... (14) Kimsenin haksızlığa uğramadığı, elinden ve dilinden zarar görmediği kimse olarak tanımlıyor Müslüman’ı...(15) “İnsanların en iyisi (en hayırlısı); insanlara faydalı olandır” buyuruyor... (16) İyilikleri emretmeyi, kötülükleri yasaklamayı temel bir ilke olarak görüyor. (17) Sevgiyi, imanın bir ön şartı olarak kabul ediyor: “Siz cennete giremezsiniz; mümin olmadıkça.. Siz mümin olamazsınız; birbirinizi sevmedikçe.” (18) buyuruluyor. “İyilik ve takva üzere yardımlaşın. Günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun” (19) deniyor rehber kitabımızda... İnsanlara zulmetmek hak ve hukuklarını çiğnemek, kin ve düşmanlık beslemek, zaten yasak. İnsanları sevmek ihtiyari değil; bir zorunluluktur. İyiliğe sadece yönelmemizi istemiyor Yaratan; koşmamızı emrediyor.(20) Hem öyle koşmalı ki, yarışmalı; en önde olmaya çalışmalı... (21) Bunu istiyor bizden... Dahasını söyleyeyim mi?., (Helal-haram demeden sadece kendi nefislerini düşünenler, materyalist terbiye ile yetişenler anlamakta güçlük çekecekler.) Kendimiz ihtiyaç içinde bulunsak bile başkasını kendimize tercih etmemizi arzu ediyor dinimiz..(22) İslam tarihi nice bunun güzel örnekleriyle dolu... (Bakınız isar konusu.) Huzursuzluğun bataklığında çırpınan, huzur arayan insanlığa sesleniyor İslam. Yöneticilere, yönetilenlere sesleniyor. Amire, memura... İşçiye, işverene sesleniyor... Sanatkâra, tüccara, esnafa, çiftçiye sesleniyor.. Aile fertlerine, akrabalara, komşulara, topluma... Bütün insanlığa sesleniyor. İslam, insanı insan olmaya; insanca yaşamaya çağırıyor... Esenliğe daveti... Asırlar boyu seslendirdiği çağrı tekrarlıyor... Dünya ve ahiret mutlulukları için, Allah’ın kullarını, Allah’tan gayrısına kul olmamaya çağırıyor! . . . . . . . 1- Kur’an-ı Kerim: 43/67; 35/24; 16/36; 33/21; 6/90, 2-Kur’an-ı Kerim 33/40, 3- Kur’an-ı Kerim: 8/22, 55, 4-Muvatta: 2/899, 5- Kur’an-ı Kerim: 3/19, 85; 5/3, 6-Kur’an-ı Kerim: 10/19; 21/25; 42/13; 16/2; 43/45, 7-Kur’an-ı Kerim: 2/107; 17/82; 10/57; 41/44, 8- Kur’an-ı Kerim: 30/54, 9- Kur’an-ı Kerim: 14/34; 17/67; 22/66; 42/48, 10- Kur’an-ı Kerim: 33/72; 14/34, 11- Kur’an-i Kerim: 81/25-27, 12- Kur’an-t Kerim: 21201, 13-İ. Hanbel: 3/135; Zehebi: 108, 14- Et-Tac: c. 1 s.26, 15- Buharı; İman: 4; Müslim: iman: 19, 16- C. Sağir: Harfu’l Hı, 17- Kur’an-ı Kerim: 3/114, 18- Müslim: iman 93 (54);Ebu Davud; Edeb 142 (5193); Tirmizi: İsti’zan 1(2589), 19- Kur’an-ı Kerim: 5/2, 20- Kuran-ı Kerim: 2/201, 21-Kur’an-t Kerim: 2/148; 5/48, 22- Kur’an-ı Kerim: 59/9 ÖLÜYE ALKIŞÖLÜYE ALKIŞ
Olurunu- olmazını alkış tufanına tuttuğumuzdan belli ki, alkışı çok seviyoruz. Politikacı ağzını açar açmaz (ne dediğine bakmaksızın) alkış yağmuruna tutuyoruz. Sözde sanatçıyı da öyle... Uçağı piste indiren (yani görevini yapan) pilotu bile alkışlama hastalığımız var... Bunlar tamam da, hala cenazeyi neden alkışladığımızı anlayabilmiş değilim.
Sahi, insan cenazeyi neden alkışlar?..
Alkışları duyduğuna inandığından mı? Kendi kendisini tatmin arayışında olduğundan mı? Ölmekten ve yalnız kalmaktan korktuğundan mı? Ölenin yakınlarını teselli etmek, mutlu etmek, ölüyü ne kadar çok sevdiğini yakınlarına göstermek istediğinden mi?
Doğrusu nedenini bilmiyorum. Bildiğim şu ki, alkışlarla cenaze kaldırmak ne inancımızda var, ne geleneğimizde.
Bu da son yılların modası işte. Sanatçıların cenazesinde başladı, her yere yayıldı.
Cenaze kaldırma, gömme ve kabir, ziyareti konuları zaten bir dizi hurafenin istilasındaydı. Özellikle, mezarlıklar, okunup balonlara üflenmiş “Yasin” satan sahtekârlarla dolu. Şimdi başımıza bir de alkış modası çıktı. Bu da galiba son moda hurafe!
Durun bakalım: Bir şey hem “modern”, hem de “bâtıl” olabilir mi? Hem de nasıl!
Birkaç senedir ibretle izliyorum. Özellikle sanat ve sosyete çevrelerinde, (hadi nezaket gösterip inancımıza demeyeyim) Ölü kaldırma geleneklerimize ve ölüm kültürümüze aykırı cenaze törenleri yapılıyor. Cenazeler şarkılar, mumlar, alkışlar eşliğinde kaldırılıyor. Fotoğraflar, çiçekler, abartılı ağıtlar, nutuklar filan...
Tam bir Avrupa seremonisi...
Bu üslup çok şükür halkın üslubu değil, henüz halka mal olmadı. (Umarım hiç olmaz) Bu da şimdilik bir aydın sapması. İnancı başta olmak üzere kültür kaynaklarından kopup tam Batılı da olamadığı için arabeskleşmiş aydın o yönden de bastırıyor. Becerebilirlerse cenazelerimize de hakim olacak.
Başarabilirlerse, cenazelerimizi ayetler, tekbirler, salavatlar eşliğinde değil, alkışlar, çiçekler, mumlar ve şarkılar eşliğinde kaldıracağız!
Kendi cenazelerini öyle kaldırıyorlar.
Bunun sebebi, kaba bir yaklaşımla aydın yabancılaşmasıdır. Arabeskleşen aydın. İslam’a yabancılaştı. İslam’a yabancılaşınca kökeninde İslam bulunan gelenek ve göreneklerimize de yabancılaştı...
Ölüm kültürümüzden kopuk, cenaze ve mezar kültürümüze uzak, halka ve halkın kültür kaynaklarına yabancı aydın, gerek Avrupa seyahatlerin de, gerekse Batı kaynaklı dokümanlarda, filmler de, belgesellerde filan, sürekli izleyip gözlediği cenaze merasimlerine şartlandı: 0 tarzı kendine daha yakın buluyor. Bu anlamda cenaze kaldırmayı da şova dönüştürmüş bulunuyor: İşte benim buna itirazım var.
Çünkü bizim inanç kaynaklı cenaze kültürümüz, cenazenin saygılı bir sessizlik içinde yıkanıp kefenlenmesini ve kabre konulmasını öngörüyor...
Şimdi mum yakıp şamata yapıyorlar!
Geleneklerimiz, cenazenin arkasında yürürken zaman zaman, Allah'ı tesbih etmemizi, yani tekbir almamızı gerektiriyor...
Şimdi şarkı söylüyorlar...
Geleneklerimiz cenaze kabre indirilirken, Kur’an okunmasını gerektiriyor...
Şimdi nutuk üstüne nutuk atıyorlar.
Geleneklerimiz cenazenin bir an önce toprağa verilmesini gerektiriyor. .
Şimdi kurum kurum dolaştırıp saygı duruşları, merasimler yapıyorlar
Hayatın temel çizgisinden sapmıştık, bir süredir ölümün mesajından da saptık . Kaynağı İslam olan ölüm kültürümüz güme gitti. Ölünün katafalka konulması, ölüye mum yakılması, tabuta çiçek atılması, cenazenin herhangi bir eşya ile gömülmesi, anıta benzeyen abartılı mezarlar yapılması, ölünün isminin “rahmetle” değil de “saygıyla” anılması gibi Hıristiyan? gelenekleri aynen uyguluyoruz.
Ölüm eşitlenmedir. Oysa abartılı mezarlar eşitlenmeyi bozar. Zengin ve meşhurların mezarları kabul edilemez derecede ayrıcalıklı ve abartılı yapılıyor. Anıta benzetiliyor. Geleneklerimizde olmayan, hatta kimisi inançlarımıza zıt resimlemelerle, kabartmalarla, işlemelerle, kitabelerle süsleniyor. Bu yüzden mezarlıklarımız git gide Avrupa’daki mezarlıklara benzemeye başlıyor.
Doğrusu bazı kesimlerin kendi dünyalarından, kendi yerel değerlerinden ve tabii dini inançlarından kopuşu simgeleyen bu elim yabancılaşmayı hoş göremiyorum. Ama bunun Avrupa tarzı hayat telakkisinin bir uzantısı olduğunu, Avrupa’yı taklitten beslendiğini biliyorum.
Avrupa’yı taklit beşikten başlıyor, mezara kadar geliyor. Taklitçilik hayatımızı değiştirmişti, artık mematımızı da değiştiriyor.
Tabii bu değişim, hayatı Avrupalılar gibi algılayıp yaşayanları kapsıyor. Yoksa sıradan vatandaşların ölülerini Hıristiyanî geleneklere teslim etmek gibi kaygıları yok. Onlar ölülerini hâlâ tekbirlerle uğurluyor. Onlar hâlâ ölülerini fatihalarla, rahmetlerle yâd ediyorlar.
Problem şimdilik aydın kesimin problemi gibi. Kendi kültürlerine yabancılaşmış arabesk aydınlarımız Avrupalı gibi yaşıyor, Avrupalı gibi ölüyor ve ölülerini de Avrupalı gibi gömmek istiyorlar.
Ölünün arkasından alkış tutuyorlar. . .
Alkış için yaşayanlar, alkışı” rahmet” zanneder. Oysa alkış hayatta bir ateş oku, ölümde ise eziyettir. Ölülerine alkıştan başka verecek “rahmet” leri olmayanlara acımak lâzım! Salavât-ı ŞerifeTUHFET-ÜS SALAVÂT Hüseyin İbn-i Aliyyül Kâşifî (40 Salavât-ı Şerife) ÖNSÖZ El Ahzab Sûresi 56. ayet-i kerimede Allah-ü Teâlâ buyurmaktadır ki; "Gerçekten Allah ve melekleri Peygambere salât ederler, O' nu överler. Ey iman edenler! Siz de O'nu övün ve O'na salât ve selam edin, O' na gönülden teslim olun." Bu eser 40 salavât-ı şerifeden ibaret olan, Hüseyin İbn-i Aliyyül Kâşifi Hazretlerinin Tuhfet-üs Salavât isimli kitabının dilimize sâdeleştirilmiş şeklidir. Allah-ü Teâlâ kusurlarımızı mağfiret etsin, Tevfik Rabb'imizdendir. Ömer Faruk ERGİN, 20 Nisan 1980, ANKARA
Bismillâhirrahmânirrahîm Elhamdülillâhi Rabbil Âlemîn, Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ecmaîn.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|